Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ve Türkiye’de Ekonomi Yönetiminin Dönüşümü:
Neoliberalizmin Sonu mu?1
Pınar Bedirhanoğlu
Son yıllarda, Türkiye’de devletin ve ekonomi yönetiminin 1980’lerde başlayan neoliberal
dönüşümünde keskin değişikliklerin hayata geçirildiği yeni bir süreçten geçiyoruz. Bu açıdan
en sert virajın 9 Temmuz 2018’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın TBMM’deki
yeminiyle başlayan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne (CHS) geçişle alındığını
söylemek abartılı olmayacaktır. Zira, aşağıda ayrıntısıyla tartışılacağı gibi, 10 Temmuz’dan
bu yana çıkartılan bir dizi yeni düzenlemeyle ayırt edici özellikleri merkezileşme,
kişiselleşme, siyasileşme, keyfileşme ve denetimsizlik olan yeni bir ekonomi yönetiminin
büyük ölçüde el yordamıyla kurulduğuna tanık oluyoruz. 1990’larda devletlerin neoliberal
dönüşümünde küresel ölçekte öne çıkan mottoların yerelleşme, ademi merkezileşme,
kurumsallaşma, merkez bankalarının bağımsızlığı, ekonomi yönetimlerinin siyaset
dışılaştırılması, hukukun üstünlüğü ve demokratik denetim olduğu düşünülürse, giderek
belirginleşen bu yeni patikanın neoliberalizmle çatıştığı ve Türkiye’ye özgü olduğu yorumları
yapılıyor. Bu makale bunun tersini ileri sürecek ve içinden geçmekte olduğumuz siyasi ve
kurumsal dönüşümün, bir sermaye projesi olan neoliberalizmin (Harvey, 2006) emeğin
sermaye karşısındaki siyasi gücünü kırmakta gösterdiği dünya-tarihsel başarının Türkiye’deki
özgül sonucu olduğunu vurgulayacaktır.
Neoliberalizmin nasıl tanımlanması gerektiği, 2008 krizinden bu yana özellikle
Marksist çevrelerde çok tartışılan bir konu. Neoliberalizmi kapitalist gelişme sürecinin
tarihsel bir evresi olarak kabul edenler, 2008 krizinin neoliberalizmin krizi olduğunu ve bu
krizle modern kapitalizmin yeni bir evresine doğru yol alındığını ileri sürüyorlar (Dumenil ve
Levy, 2011: 326). Kapitalizmin tarihsel gelişiminin bu tür dönemlendirmelerle ele
alınmasının metodolojik ve siyasi açıdan sorunlu sonuçlarına dikkat çeken Simon Clarke
(1992: 149) ise karmaşık bir bütünlük olan kapitalist üretim biçiminin tarihsel
çözümlemesinin, belirli evrelere yapısal iç bağımlılık ilişkileri atfedilerek değil, kapitalizmin
sermaye-emek mücadeleleriyle şekillenen gelişiminin çelişkili bütünselliği ve sürekliliği
içinde yapılması gerektiğine dikkat çekiyor. Neoliberalizmi bir sermaye projesi olarak
düşünürken Clarke’ın metodolojik uyarısını dikkate almak, sermayenin toplumsal ilişkileri
neoliberal bir mantıkla dönüştürme çabasının hangi sınıfsal gerilimlere yanıt olduğunu, ne tür
yeni sınıfsal gerilim ve çelişkiler içinde hayata geçirildiğini ve emek-sermaye ilişkisini
tarihsel olarak nasıl yeniden şekilllendirdiğini uzun bir tarihsel süreç içinde sorgulamak
anlamına gelmektedir.
Bir sermaye projesi olarak neoliberalizmin temel savları, 1970’lerdeki dünya kapitalist
krizi içinde şekillenmiş ve Güney ülkelerinin 1980’lerde karşı karşıya kaldığı Borç Krizi
sonrası sistematik olarak uygulanmaya başlanmıştır. Ancak, Werner Bonefeld (2017: 2-3)
neoliberalizmin kökenlerini 1940’lardan itibaren Walter Eucken, Franz Böhm, Alexander
Rüstow ve Wilhelm Röpke gibi kuramcılar tarafından geliştirilen Alman Ordoliberal
Okulu’na kadar geri götürmektedir. Bonefeld’e göre, Ordoliberalizm kendisini serbest
piyasacı liberalizmden piyasa rekabetini “planlayarak” garanti altına alacak güçlü bir devlet
1
Bu yazı, Mülkiyeliler Birliği bünyesindeki Mülkiye Demokrasi Araştırmaları Merkezi tarafından 20 Ekim 2018
tarihinde düzenlenen “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin İlk 100 Günü” başlıklı panelde yapılan konuşma
geliştirilerek hazırlanmıştır.
1
talebiyle ayrıştırmaktadır. Ordoliberaller piyasa rekabetine ve insanın özgürlüğüne tehdit
olarak gördükleri iki temel dinamiği emek piyasasından gelen baskılar ve demokratik refah
devleti olarak tespit etmekte de hiç bir siyasi sakınca görmemişlerdir. Dolayısıyla, bir
sermaye projesi olarak neoliberalizmin en önemli sınıfsal hedefinin, emeğin Avrupa’da 2.
Dünya Savaşı sonrasının refah devleti pratikleriyle konsolide ettiği sınıfsal gücünü kırmak
olduğu söylenebilir. Ancak, emeğin bu gücünü 18. yüzyılın sonundan itibaren sermayeye
karşı verdiği sert mücadeleler içinde kurduğu düşünüldüğünde, neoliberalizmin tarihsel
anlamının sadece 1945 sonrasına referansla değil, daha uzun dönemli sınıf mücadeleleri
içinde kavranması gereği ortaya çıkmaktadır.
Bu bakış açısı, neoliberalizmin devletin piyasadan geri çekilmesi, serbest ticaret,
serbest rekabet ya da hukukun üstünlüğü gibi ilkesel olarak belirlenmiş ve dondurulmuş
stratejilerle tanımlanmasının yetersizliğini ortaya koymaktadır. Neoliberalizm, bunun yerine,
emeğin sermaye karşısındaki tarihsel kazanımlarını yok etmeye yönelik çok katmanlı sınıfsal
ve siyasi mücadelelerin karmaşık bütünlüğü olarak kavranmalıdır. Neoliberal ideolojinin
özellikle devlete yönelik varsayımlarında kurumsalcı liberal ve Marksist yaklaşımlar
tarafından tespit edilen iç tutarsızlıklar bu yorumu destekler niteliktedir. “Reformcu”
hükümetlerin, neoliberal politikaları uygularken iktisadi olarak rasyonel, ancak siyasi olarak
irrasyonel politikalar uygulamak gibi bir temel çelişki ile karşı karşıya olduğunu vurgulayan
Kahler (1990: 41), bu durumu neoliberalizmin “ortodoks paradoksu” olarak tanımlamıştır.
Gamble (2006: 28) ise, neoliberallerin “haydut devlet” anlayışının altında, devletin kendi
kişisel çıkarlarını gözeten bürokrat ve politikacıların basit toplamından başka bir şey olmadığı
kuramsal varsayımının yattığını, ancak bu varsayımın dayandığı egoist insan doğasının
neoliberal politikaları uygulayan kadrolar sözkonusu olduğunda fiilen yok sayılmak zorunda
olunduğunu tespit etmiştir. Bu tür kuramsal tartışmaların, sosyalizm sonrası dönüşüm yaşanan
eski sosyalist ülkelerde neoliberal şok terapi ve kurumsalcı tedrici refom yanlıları arasında da
yapıldığını ve bu tartışmalara neoliberallerin nasıl son noktayı koyduğunu hatırlamak,
neoliberal ideolojinin Kahler ve Gamble tarafından dile getirilen kuramsal iç tutarsızlıklarının
ötesinde net bir sınıfsal ve siyasi hedefi olduğunu kavramak açısından önemlidir. Bu
tartışmalarda, şok terapinin liberal demokrasi vaadinin, önerdiği otoriter politikalarla
çeliştiğine ilişkin kurumsalcı eleştiriye yanıt veren Brada’nın (1993: 107-8) itiraf niteliğindeki
şu açıklaması dikkatle not edilmelidir. Brada’ya göre,
... [Doğu Avrupa’da] gözlemlediğimiz bir devrimdir; dolayısıyla orada neler olduğunu
anlamak için Burke’un derin felsefi düşüncesine değil, Fransız Devrimi üzerine
yazdıklarına bakmalıyız. İhtiyatsız maliyet hesaplarına dayanmaları, her türlü rasyonel
fayda-zarar hesabını alaya alan bir kendini haklı çıkarma gayretiyle amaçlarının
peşinde koşmaları devrimlerin doğasında vardır. … bu olaylardan kalıcı bir faydanın
ortaya çıkıp çıkmayacağını hesaplayamayız, ama umabiliriz.
Neoliberalizmi sermayenin emeğe karşı başlattığı sistematik ve kararlı bir saldırı
hamlesi olarak düşünmek, neoliberal dönüşüm sürecinin tarihsel çözümlemesinde emek-
sermaye mücadelesinin hangi araçlarla ve nasıl verildiğinin yanı sıra bu arada ne tür yeni
çelişkilerin ortaya çıktığına odaklanılmasını gerektirir. Neoliberal sınıf projesinin Türkiye’de
hayata geçirildiği 40 yıla yaklaşan sürecin siyasi, iktisadi ve kültürel alanları da kapsayan
geniş bir çözümlemesini yapabilmek bu makalenin sınırlarını aşmaktadır. Bu nedenle bu
makale, bu çok boyutlu sürecin sınırlı bir kısmına odaklanacak ve günümüzde CHS
kapsamında yenilenen ekonomi yönetiminin Temmuz-Ekim 2018 arasını kapsayan ilk dört
ayının eleştirel bir değerlendirmesini yapmaya çalışacaktır. Makale, bu süreçte ne tür
kurumsal değişiklikler yapıldığına ve bu çerçevede ne tür politikalar uygulandığına
odaklanacak, bu bağlamda ekonomi yönetiminde ortaya çıkan merkezileşme, kişiselleşme,
siyasileşme, keyfileşme ve denetimden kaçma eğilimlerinin Türkiye’de 2010’lu yıllarda
2
keskinleşen yeni sınıfsal ve siyasi gerilimlere yanıt niteliğinde olduğunu ileri sürecektir.
İnceleme konusu yapılan dört ayın, 2001 krizinden bu yana Türkiye’de yaşanan en sert
finansal krizi de içeriyor olması, yeni kurulan ekonomi yönetim yapısının kriz idaresi
reflekslerini anlamak açısından ipucu olarak değerlendirilecektir.
Ekonomideki yeni yapının ve politika tercihlerinin değerlendirmesine geçmeden önce,
günümüzde Türkiye kapitalizmi içinde keskinleşen yeni gerilim ve çelişkilerin neler olduğunu
kısaca tespit etmekte fayda var. 2010’lu yıllarda AKP iktidarının Türkiye’de idare etmek
zorunda olduğu siyasi ve sınıfsal gerilimlerin temelinde, finansallaşmış Türkiye ekonomisinin
artık süreklileşen finansal zayıflık ve krizleri bulunmaktadır. 1980’lerden bu yana uygulanan
finansal serbestleştirme ve genişleme politikaları sonucunda, Türkiye’de devletin, şirketlerin
ve hanehalklarının yeniden üretim koşulları büyük ölçüde finansal piyasalara bağımlı hale
gelmiş durumdadır. Türkiye 2018 yılında 229 milyar dolarlık toplam dış borç yükü ve
2017’de yüzde 5.5’e çıkan cari işlemler açığıyla, Güney ülkeleri arasında finansal
istikrarsızlıklara karşı en kırılgan olan ülkeler arasında sayılmaktadır (Boratav, 2018).
Nitekim, 2013’ten bu yana küresel piyasalarda hüküm süren dalgalanmaların en fazla
etkilediği ulusal paralar sıralamasında TL, Arjantin peso’sundan sonra ikinci durumdadır.2
Öte yandan, uluslararası piyasalarda büyük bir kredi bolluğunun hüküm sürdüğü 2000-2013
döneminde Türkiye’de borçlanmanın devletten özele –şirketlerin ve hanehalklarının
borçlanmasına- doğru kayması ve ülkede yapılan yatırımların özellikle 2009 sonrası inşaat
sektöründe yoğunlaşması, bu finansal kırılganlıktan siyasetin, ekonominin ve toplumun
etkilenme biçimlerini de belirlemiştir. Zira, uluslararası kredi imkanlarının geniş olduğu
dönemlerde, çoğunluğu iktidara yakın inşaat şirketlerince dışardan borçlanılarak yapılan
evlere talep, düşük ve orta gelirli toplumsal kesimler borçlandırılarak yaratılmıştır. Dışardan
borçlanmaya dayalı bu saadet zinciri borçlanma maliyetleri düşük olduğu yıllarda sorunsuzca
sürdürülebilmiş ve AKP iktidarlarına ihtiyacı olan toplumsal ve maddi desteği yaratmıştır.
Uluslararası kredi imkanlarının daralmaya başladığı ve paranın başta ABD olmak üzere
gelişmiş kapitalist ülkelere dönme eğilimine girdiği 2013 sonrası ise, devletin, şirketlerin ve
hanehalklarının hep birlikte yeniden üretimini sağlayan bu saadet zinciri gerilmeye başlamış,
ekonomi yönetimi siyasi, iktisadi ve toplumsal bedelleri ağırlaşan politika tercihleriyle karşı
karşıya kalmaya başlamıştır. Aşağıda ayrıntılı incelemesi yapılacağı gibi, yeni ekonomi
yapılanması ilk dört aylık performansı itibariyle, bu sınıfsal/siyasi gerilimleri, çelişkileri ve
sorunları idare edebilmek bir yana, bunlara yenilerini de eklemeye aday bir görünüm
vermektedir.
Türkiye’nin Yeni Ekonomi Yönetimi
CHS kapsamında yeniden yapılandırılan devlet yönetiminde Cumhurbaşkanlığı teşkilatının
kurumsal içeriği ve işleyişi ilk olarak, 7 Temmuz 2018’de çıkartılan 703 sayılı Kanun
Hükmünde Kararname ile 10 Temmuz 2018’de çıkartılan dört Cumhurbaşkanlığı
Kararnamesi (CK) ile belirlenmiştir. Bu düzenlemelerle resmen açıklanmasından önce basına
sızdırılan cumhurbaşkanlığı teşkilat şemasının, merkezinde güneşe benzer bir figürle temsil
edilen Cumhurbaşkanı’nın bulunduğu bir gezegenler sistemini andırması (bkz. Figür 1),
tarihsel göndermeleri nedeniyle manidardır. 17. yüzyıl Fransa’sında mutlakiyetçi bir rejim
kuran 14.Louis’nin de kendisini “Güneş Kral” olarak nitelendirmiş olması belki sadece bir
tesadüftür. Ancak, makalede ileri sürüleceği gibi bu, Türkiye’de devlette yaşanan dönüşümün
merkeziyetçi içeriğini açığa çıkaran oldukça isabetli bir tesadüf olmuştur. Benzer bir yorum,
yeni ekonomi yönetiminde Cumhurbaşkanlığı’nı karadeliğe benzeten Oğuz Oyan (2018a)
tarafından da yapılmaktadır.3 10 Temmuz 2018’de bu ilk planlanandan farklılıklar içererek
açıklanan teşkilat şeması, daha sonra yeni Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ve genelgeleriyle
2
“Standard & Poor’s’dan Türkiye ekonomisine ‘resesyon’ uyarısı”, Birgün, 10.10.2018.
3
CHS’nin kapsamlı bir eleştirel değerlendirmesi için Oyan’ın (2018b ve 2018c) diğer iki yazısına da bakılabilir.
3
değiştirilmeye devam edilmiştir. Aralık 2018 başında şemanın aldığı (şimdilik) son şekil
Figür 2’deki gibidir (Göksel, hazırlanmakta).
Figür 1
Figür 2
4
Figür 2’deki şema çerçevesinde ekonomi yönetimiyle doğrudan ilgili olan kurumlar,
Cumhurbaşkanı ve Yardımcısı’nın yanı sıra iki bağlı kuruluş (Strateji ve Bütçe Başkanlığı ve
Türkiye Varlık Fonu), iki ofis (Finans Ofisi ve Yatırım Ofisi), Ekonomi Politikaları Kurulu
(bağlı kurul) ve üç bakanlık (Hazine ve Maliye Bakanlığı, Sanayi ve Kalkınma Bakanlığı ve
Ticaret Bakanlığı) olarak belirlenebilir. Bu kurumlar arasındaki iş bölümü kağıt üzerinde dahi
çok net olmayıp, çeşitli yetki ve alan örtüşmeleri içermektedir. Yine de en genel hatlarıyla,
ofislerin sorumlulukları altındaki alanlarda dünyadaki ve Türkiye’deki gelişmeleri izleyip
projeler üretmekten, kurulların bu projeleri siyasi strateji ve politikalara dönüştürmekten,
bakanlıkların ise daha çok bu politikaları uygulamaktan sorumlu olmasının beklendiği
anlaşılmaktadır.4 Ekonomi yönetiminin bütününü izleyip, politika kurulları ve Hazine ve
Maliye Bakanlığı ile koordinasyon halinde orta ve uzun vadeli, ulusal ve sektörel planlar
hazırlama işi ise yeni oluşturulan Strateji ve Bütçe Başkanlığı’na verilmiştir.5 Bu görev
tanımıyla uyumlu olarak, Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın personel kadrosunun büyük
bölümü, zamanında Devlet Planlama Teşkilatı’ndan dönüştürülerek oluşturulan Kalkınma
Bakanlığı’ndan devrolunmuştur.6
Bu arada, ilk planlanan şemada bulunmayan Türkiye Varlık Fonu’nun (TVF) 1 no’lu
CK’yle Cumhurbaşkanlığı’na bağlı kuruluşlar arasına eklendiği görülmektedir. Özel hukuk
hükümlerine tabi bir anonim şirket olan TVF, bu niteliğiyle Cumhurbaşkanlığı teşkilatı içinde
tektir. Portföyündeki, Ziraat Bankası, TPAO, BOTAŞ, PTT, Türksat, Borsa İstanbul gibi
devlete ait şirketlerin tamamına sahip olan ve THY, Halkbank, Türk Telekom gibi şirketlerde
de hisseleri bulunan TVF’nin başına 13 Eylül 2018’de bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan
geçmiştir.7
Bu kurumların her birinin kendi içlerinde de alt birimleri ve ofisleri olduğu dikkate
alındığında, bunlar arasında kaçınılmaz olarak ortaya çıkacak işlev ve sorumluluk
örtüşmelerinin, dolayısıyla da çatışmaların nasıl çözümlenebileceği konusu önemli tartışma
noktalarından biridir.8 Bu konuya ilişkin sıkça dillendirilen görüş, kararların son tahlilde
Cumhurbaşkanı tarafından veriliyor olması nedeniyle bu sorunun pratik düzlemde çözüleceği
yönündedir. Bu durumun siyasi sonuçlarına dikkat çeken Ali Rıza Güngen (2018b), son kararı
kimin verdiği net olsa da, birimler arası işbölümünün açık olmaması ve hatta zaman içinde
değişmesinin, yeni rejimi destekleyenlere kendileriyle pazarlığa açık olunduğu yönünde bir
mesaj verdiğini düşünmektedir. Bu yorum, parlamentonun yasama ve denetleme işlevlerinin
büyük ölçüde işlevsizleştiği, yargının ise bağımsızlığını yitirdiği yeni devlet yapısı içinde,
seçim dönemleri dışında siyasete imkan tanınan tek alanın, atanmışlar arasındaki kişiselleşmiş
güç mücadeleleriyle şekillenen bu dar alan olduğunu işaret etmektedir. Nitekim, bu dar
siyaset alanındaki ilk oldu-bitti CHS’nin ilk dört ayı içinde yaşanmış, Hazine ve Maliye
Bakanı olarak atanan Cumhurbaşkanı’nın damadı Berat Albayrak, bakanlıklara tanınan
icracılık sorumluluğunun ötesine geçip, Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın hazırlaması gereken
Orta Vadeli Programı (OVM) hazırlamış, daha sonra OVM’yi de revize ederek Yeni Ekonomi
Programı (YEP) olarak 20 Eylül 2018’de kamuoyuna bizzat açıklamıştır.9 Albayrak, bundan
sadece bir hafta sonra, BM Genel Kurulu’na katılmak için gittiği New York’ta yaptığı basın
toplantısında YEP’te de düzeltmelere gidildiğini, YEP’in uygulanmasını izlemek üzere bir
4
10.7.2018 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 30474 sayılı Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı hakkındaki 1. CK.
5
24.7.2018 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 30488 sayılı Strateji ve Bütçe Başkanlığı Teşkilatı
hakkındaki 13. Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi.
6
Kalkınma Bakanlığı CHS içinde Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ile birleştirilerek, Sanayi ve Teknoloji
Bakanlığı oluşturulmuştur (Göksel, hazırlanmakta).
7
“Varlık Fonu’nun başına kendi geçti, damadını yardımcılığına getirdi”, Birgün, 13.9.2018.
8
CHS ile ortaya çıkan yönetim yapısının kapsamlı eleştirel değerlendirmesi için bkz. Oyan, 2018a, 2018b ve
2018 .
99
“İşte Yeni Ekonomi Programı”, Dünya Gazetesi, 20 Eylül 2018. https://www.dunya.com/ekonomi/iste-yeni-
ekonomi-programi-haberi-428040. Bu konuya ilişkin daha ayrıntılı bir değerlendirme için bkz. Konukman, 2018.
5
“Maliyet ve Dönüşüm Ofisi”’nin kurulduğunu ve bu ofiste uluslararası yönetim şirketi
McKinsey ile çalışacaklarını açıklamıştır.10 Konukman (2018), bu düzeltmenin –daha sonra
kendisiyle yapılan anlaşma feshedilen- McKinsey şirketinin önerisi ile yapıldığını ve bu ofisin
McKinsey ile işbirliği halinde uluslararası yatırımcıların güvenini sağlayacak dış denetimden
sorumlu olmasının planlandığını ileri sürmektedir. Sonuç olarak, parlamentonun sahip
olmadığı ekonomi yönetimini etkileme imkanının rejimin içerdeki destekçilerinin yanı sıra
uluslararası finansal aktörlere de açık olduğu ve yönetim sürecinin deneme-yanılmalar ve
kişisel çekişmelerle belirlendiği anlaşılmaktadır.
CHS kapsamında uygulamaya konan bu yeni ekonomi yönetimi yapısı, bütünü
itibariyle yeni bir düzenleme olmakla birlikte, 1983-2018 tarihleri arasında iki ayrı kurumun
sorumluluğunda olan hazine ve maliye yönetimlerini tekrar tek bir bakanlıkta birleştirmesi
açısından da ayrıca dikkat çekmektedir. Türkiye’de 1983’e kadar Maliye Bakanlığı tarafından
yürütülen hazine yönetimi ve uluslararası iktisadi ve ticari ilişkiler, önce 1983’te Özal
tarafından Başbakanlık’a bağlı ayrı bir kuruluş olarak yapılandırılan Hazine ve Dış Ticaret
Müsteşarlığı’na (HDTM) aktarılmış, 1991’de Devlet Planlama Teşkilatı’ndan yabancı
sermaye, yatırımları teşvik ve serbest bölgelere ilişkin işlevleri de alarak büyüyen HDTM, iki
yıl sonra 1993’te bu kez de Hazine Müsteşarlığı ve Dış Ticaret Müsteşarlığı olarak ikiye
ayrılmıştı.11 Devletlerin küresel para piyasalarıyla ilişkilerini düzenleyen hazine ve merkez
bankalarının neoliberal dönemde ekonomi yönetimi hiyerarşisinde giderek ayrı bir önem ve
öncelik kazandığı, 1990’lardan itibaren devletin uluslararasılaşması tartışmaları içinde sıkça
vurgulanan bir konudur. Türkiye’de 1980’lerdeki borç krizi içinde şekillenen bu kurumsal
değişim, iç ve dış borç çevriminin 1990’lardan başlayarak devletin başat kaygısı haline
gelmesiyle kalıcılaşmıştır (Bedirhanoğlu, 2009: 54). Para ve kredi politikalarının devlet
bütçeleri için devam eden önemi düşünüldüğünde, hazine ve maliye politikalarının CHS ile
tekrar tek elden yönetilmeye başlanması açıklanması gereken bir gelişmedir. Bu kararın,
ekonomi yönetiminde gözlemlenen merkezileşme eğilimine paralel olarak, kriz ortamında
nakit ve döviz akışını tek bakanlık üzerinden izleme kaygısıyla alındığı akla gelmektedir.
Yeni Ekonomi Yönetiminin İlk İcraatları
CHS kapsamında kurulan bu yeni ekonomi yönetimi yapısı ilk dört ayı içinde ciddi bir döviz
krizi ile karşı karşıya kalmıştır. 9 Temmuz 2018’de 4.53 TL olan dolar kuru, Ağustos ayında
7 TL’nin üzerine çıktıktan sonra 30 Ekim 2018’de 5.50’ye gerilemiş, sonuçta TL dolar
karşısında bu süre içinde yüzde 18’lik bir değer kaybına uğramıştır.12 Dünyada 2013 sonrası
Güney ülkeleri için zorlaşan finansal ortam bu krizin genel çerçevesini belirlese de, ekonomi
çevrelerinde krizin bu derece sert yaşanmasının Türkiye’nin yaptığı yanlışlardan
kaynaklandığına dair genel bir kanı hakimdir. Uluagay’a (2018) göre Türkiye, dışardan
kaynak akışına bağımlılığını azaltacak yapısal reformları yapmamış, Erdoğan’ın Merkez
Bankası üzerinde faizleri yükseltmemesi için baskı yapması gibi bir dizi açıkça yanlış politika
izlemiş ve bu nedenlerle uluslararası yatırımcıların güvenini sarsmıştır. Öte yandan, liberal
yaklaşımların piyasaya atfettiği bu iktisadi özerkliğin aksine, Cumhurbaşkanı Erdoğan krizi
ABD eliyle Türkiye’ye karşı başlatılan bir savaş olarak yorumlayarak siyasileştirmeyi tercih
etmiştir. Bu bölümde, CHS’nin ilk dört ayında bu krize karşı geliştirilen politikaların eleştirel
bir değerlendirmesi yapılacak ve bunların 1980’lerden beri ekonomi yönetimine hakim olan
neoliberal söylem ve politika setlerinden kopuş anlamına gelip gelmediği sorgulanmaya
çalışılacaktır.
Ağustos 2018’de en sert evresinden geçen döviz krizi, siyasi suçlamalarla Türkiye’de
tutuklu bulunan Amerikalı Papaz Brunson’ın serbest bırakılmaması nedeniyle ABD ile
10
“Albayrak: McKinsey Şirketi ile çalışmaya karar verdik”, Birgün, 27.9.2018.
11
Bkz. https://www.hazine.gov.tr/tarihce.
12
Bkz. http://www.tcmb.gov.tr/kurlar/kurlar_tr.html.
6
Türkiye arasında 19 Temmuz 2018’de patlayan siyasi krizle yakından ilişkili bir gelişme
göstermiştir. Karşılıklı restleşmelerle geçen bir sürenin ardından, ABD önce 2 Ağustos’ta
Adalet Bakanı Abdülhamit Gül ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya yaptırım uygulamaya
başlayıp iki bakanın ABD’deki mal varlıklarını dondurmuş, ardından da 10 Ağustos’ta
Türkiye’den ithal edilen çelik ve alüminyumdan alınan vergilerin 2 katına çıkarıldığını
açıklamıştır. Erdoğan’ın halkı ABD menşeli elektronik ürünleri boykot etmeye davet
etmesiyle devam eden kriz, papazın ev hapsine alınmasıyla Eylül ayında yatışmış, 12 Ekim
2018’de serbest bırakılıp ABD’ye geri dönmesiyle bir evresini tamamlamıştır. Aynı dönemde
Türkiye ile ABD arasındaki ikili ilişkilerde yaşanan diğer gerilimli konularla da (Türkiye’nin
Rusya’dan S-400 füzeleri satın alma planları ve İran yaptırımlarının delinmesine yardımcı
olduğu gerekçesiyle ABD’de tutuklu bulunan Halkbank Genel Müdürü gibi) iç içe geçen bu
kriz süresince sahne arkasında ne pazarlıklar yapıldığını bilmek mümkün değildir. Ancak, bu
siyasi konjonktür Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından döviz krizinin asıl sebebi olarak
kamuoyuna açıklanmış ve böylece krizin Türkiye kapitalizminin güncel çıkmazlarından
kaynaklanan nedenleri ile bunlardaki AKP sorumluluğu gözlerden kaçırılmaya çalışılmıştır.
Bu çatışmalı uluslararası sürecin iktidar açısından görünür tek olumlu sonucu, Avrupa ile
ilişkilerde bir iyileşme umudu ortaya çıkması olmuştur. Almanya Başbakanı Merkel’in,
Türkiye’nin krize terkedilemeyecek kadar önemli bir ülke olduğunu açıklamasından sonra, 30
Ağustos 2018’de Türkiye ve AB mevzuatları arasında uyum için kurulan Reform Eylem
Grubu uzun bir aradan sonra ilk kez toplanmıştır.13
Türkiye’de CHS kapsamında oluşturulan yeni ekonomi yönetimi yapısı, krizle ilk
büyük sınavını Ağustos 2018’de vermiş olsa da, bu yeni yapılanmanın aslında bir bütün
olarak 2013 sonrası Güney ülkelerini tehdit eden finansal ve siyasi istikrarsızlıklara bir yanıt
arayışı olarak düşünülmesi mümkündür. Yeni ekonomi yapılanmasında Merkez Bankası’nın
(TCMB) yeniden tanımlanan konumu bu yorumu en kuvvetle destekleyen gelişmelerdendir.
Nitekim, TCMB’nin Cumhurbaşkanı’nın 16 Ocak 2015’teki “Ey Merkez Bankası! [Faizleri
düşürmek için] daha neyi bekliyorsun?”14 çıkışından bu yana şüpheli olan bağımsızlığı, 9
Temmuz 2018 tarihli 703 no’lu KHK ile sona erdirilmiştir. Bu düzenleme ile TCMB
Başkanının görev süresi belirsizleşmiş, yardımcılarını atama yetkisi elinden alınmış, TCMB
üst kadrolarının atamasında liyakat ve deneyim gerekliliği ile TCMB başkan ve
yardımcılarının şirketlerle herhangi bir sahiplik ya da yöneticilik ilişkisi kuramayacağına
ilişkin yasak kaldırılmıştır.15 Para yönetiminde TCMB’nin siyasi iktidara açıkça bağlanması
ve piyasayla kurduğu “görünüşte tarafsız” ilişkinin bozulması anlamına gelen bu karar, yeni
kurulan ekonomi yönetimi yapısının neoliberal niteliğinin doğrudan bir sonucu olduğu kadar,
ekonomi yönetiminin yeni neoliberal içeriğinin de bir ifadesidir. Zira, devletin bütçesinin ve
ülke ekonomisinin sıcak para girişiyle dış borç çevrimine göbekten bağlandığı günümüz
finansal kapitalizm koşullarında TCMB’nin hükümetten bağımsızlığının ortadan kalkması
“piyasa rasyoneli”nden uzaklaşması anlamına gelmemektedir. Tersine bu durum, artık
hükümet ve TCMB’nin birlikte toplumdan bağımsızlaştığı ve finans sermayenin tahakkümü
altında politika tercihleri yapmak durumunda kaldığı yeni bir para yönetimi dönemi demektir.
Paranın neoliberalizm öncesi dönemde de sınırlı olan toplumsal kontrolü derinleşmiş finansal
bağımlılık koşulları içinde artık tamamen ortadan kalkmış, paranın teknik yönetimi sadece
muktedirlerarası mücadelenin konusu haline gelmiştir.
Türkiye’nin yeni ekonomi yönetimi yapılanmasının neoliberalizmle ilişkisini ortaya
koymak için, CHS’ne geçiş sonrası hayata geçirilen kriz idaresi politikalarını kısaca gözden
geçirmekte fayda vardır. Bu çerçevede, ilk tespit edilebilecek politika eğilimi, ekonomi
yönetiminin merkezileşmesi ve son kararı Cumhurbaşkanı’nın verdiği kişiselleşmiş bir nitelik
13
“AB’ye seıcak mesajlar”, Birgün, 30. 8.2018.
14
“Ey Merkez Bankası daha neyi bekliyorsun?”, Hürriyet, 17.01.2015.
15
“Merkez Bankası’nda tüccarların önü açıldı”, Cumhuriyet, 10.7.2018.
7
kazanmasıdır. Bu politikanın en çarpıcı örneği, 29 Eylül’de YEP’i yönetmek üzere anlaşma
yapıldığı açıklanan McKinsey Şirketi ile yolların ayrıldığının, bu açıklamanın üzerinden daha
bir hafta bile geçmeden 6 Ekim 2018’de Cumhurbaşkanı tarafından ilan edilmesidir.16 Bir
başka örnek, TVF’den sonra, 15 Temmuz 2018’de Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun
(TMSF) da, kayyımlığını yaptığı 937 şirketle birlikte Cumhurbaşkanlığı’na bağlanması,
böylece devletin tüm şirketlerinin yönetiminde Cumhurbaşkanı’nın son karar verici
konumuna gelmesidir.17 Bir başka merkezileşme çabası da, İşsizlik Sigortası Fonu hariç
olmak üzere kamu idarelerinin mali kaynaklarının Tek Hazine Kurumlar Hesabı altında
birleştirilerek, hesabın Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın yetkisine verilmesidir.18
Yeni ekonomi yönetiminin bir diğer önemli kriz idaresi stratejisi, yüksek borcu olan
şirketleri kurtarma operasyonlarıdır. Temmuz-Ekim 2018 arasında bu çerçevede hayata
geçirilen çok sayıda politikadan ikisine odaklanarak bu operasyonların siyasi ve sınıfsal
niteliğine ilişkin fikir sahibi olabiliriz. Bunlardan ilki, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme
Kurulu (BDDK) tarafından 14 Ağustos 2018’de çıkarılan bir yönetmelikle şirketlere finansal
sektöre olan borçlarını BDDK kontrolünde yapılandırarak erteleme hakkı verilmesidir.19 Çok
sayıda holdingin bu imkandan faydalanmak için BDDK’ya başvuruda bulunmuş olması ve
başvurusu onaylananların çoğunun iktidara yakınlığı ile bilinen Yıldız Holding, Doğuş
Holding, Türk Telekom gibi şirketler olması dikkat çekicidir.20 İkincisi, iflas erteleme
seçeneğinin yerine 28 Şubat 2018’de başlatılan konkordato uygulamasının kriz döneminde
genişlemesi ve borçlu lehine borç yapılandırmalarının önünün açılmasıdır.21 Bu uygulamadan
en çok zarar gören kesimin, 2005 sonrası kontrolsüzce genişleyen inşaat sektöründen ev
alanlar olduğu ileri sürülmektedir.22
Borcun bu tür şirket kurtarma operasyonlarıyla toplumsallaştırıldığı kriz günlerinde,
neden olduğu ve nasıl sonuçlandığı üzerine tatmin edici kamuoyu açıklaması yapılmayan iki
garip gelişmeyi de ayrıca not etmek önemli görünmektedir. İlk olarak, Sermaye Piyasaları
Kurulu (SPK) 15 Temmuz 2018’de şaşırtıcı bir karara imza atarak, 31 Ağustos’a kadar,
şirketlerin içinden alınan bilgilerle sermaye piyasalarında yatırım yapmayı (insider trading)
yasadışı olmaktan çıkarmış, ancak gelen tepkileri ileri sürerek kararını bir gün sonra iptal
etmiştir. İkincisi, 2 Eylül 2018’de Halkbank, 11 Eylül 2018’de ise Vakıf Katılım Bankası’nın
internet sistemleri kısa süreliğine, piyasa düzeyinden çok ucuza dolar satış işlemlerine
açılmıştır. Halkbank, bunun Bloomberg sistemindeki bir hatadan kaynaklandığını, Vakıf
Katılım Bankası ise siber saldırıya uğradığını açıklamıştır.23 Sonuç olarak, şirket kurtarma
operasyonlarının emeğe karşı genel olarak sermayeyi değil daha çok belirli sermaye gruplarını
korumayı hedeflediği ve bu hedefe hukuk-dışı yollarla ulaşılmasına göz yumulduğu yönünde
ciddi şüpheler vardır.
CHS kapsamında oluşturulan yeni ekonomi yönetimi, krize yanıt olarak piyasayı
polisiye müdahalelerle kontrol etme çabasına da girişmiştir. İktisadi ilişkileri açıkça siyasi
müdahalelerle şekillendirmeyi hedefleyen bu politikaların bu açıdan ne kadar etkili olduğu
şüphelidir. Ancak, bu politikalar Erdoğan’ın savaş seferberliği çağrısına uygun bir toplumsal
ortam yaratmak açısından etkili olmuştur. Bu stratejinin ipuçları ilk olarak Cumhurbaşkanı
Erdoğan’ın 12 Ağustos 2018’de yaptığı bir konuşmada şu cümlelerle verilmiştir:
“Sanayicilerimize sesleniyorum. Bankalara saldırarak oralardan döviz alma yoluna gitmeyin.
16
“AKP’den McKinsey açıklaması: Herhangi bir sözleşme yok”, Birgün, 6.10.2018.
17
“Dev Şirketler Erdoğan’a bağlandı”, Cumhuriyet, 18.7.2018.
18
“Devletin tüm parası Albayrak’ta toplanacak: İşte hesaba dahil olacak kurumlar”, Cumhuriyet, 10.8.2018.
19
“BDDK, kredi borcu yapılandırması iççin yönetmelik hazırladı”, NTV Haber, 14.8.2018.
20
“Hangi şirketler borcnu yeniden yapılandırma sürecine girdi?”, BBC Türkçe, 29.11.2018.
21
“Konkordato Meclis Genel Kurulu'nda kabul edilerek iflas erteleme kaldırıldı”, Birgün, 28.2.2018.
22
“Konkordato ilan edenlerden ev alanlar ortada kaldı”, Birgün, 6.10.2018.
23
“Halkbank’tan ucuz dolar açıklaması: Hesaplara bloke kondu”, Birgün, 2.9.2018; “Halkbank’ın ardından:
Vakıf Katılı, dolar/TL 4,57’yi gösterdi”, Birgün, 10.9.2018.
8
… Bu milleti ayakta tutmak sadece bizim görevimiz değil, sanayicinin tüccarın da görevidir.
B planını C planını uygulamak zorunda kalırım bunu da böyle bilesiniz.”24 Piyasa koşullarına
göre basit kar-zarar hesapları yapmayı piyasa aktörleri açısından gayrımeşru ilan eden bu
açıklamayı Eylül ayı başında da “Enflasyonla Topyekün Mücadele” seferberliği izlemiştir.
Berat Albayrak’ın 9 Eylül 2018’de açıkladığı programla firmalar ürünlerinde yüzde 10 fiyat
indirimi yapmaya “davet edilmiş” ve bu firmaların isimleri taker teker bir internet sitesinde
yayınlanmaya başlamıştır.25
Yeni ekonomi yönetiminin krizle mücadele adına hayata geçirdiği bir dizi önlem de
kısaca, nakit para bulma stratejileri başlığı altında toplanabilir. Bu stratejilerin bir bölümü,
şirketlerden ve vatandaşlardan sonuçları kamusal açıdan sorunlu bir takım aflarla para
toplanmaya çalışılması ya da açık kambiyo kontrolleri gibi politikalarda somutlanmıştır.
Hükümetin 24 Haziran seçimlerinden önce siyasi kaygılarla yürürlüğe koyduğu Varlık Barışı
uygulaması, vatandaşların yurtdışında bulunan menkul varlıklarını vergi avantajlarıyla
Türkiye’ye çekmeyi hedeflemiş, bu uygulama kara para aklama faaliyetlerine imkan
tanıyacağı ileri sürülerek eleştirilmiştir.26 Aynı amaçla başlatılan İmar Barışı da, ciddi çevre
ve doğa yıkımı pahasına, devlet için gelir ve rant dağıtım mekanizması olarak iş görmüştür.27
Bunlara ek olarak, ihracatla ilgili 5 Eylül’de yapılan bir düzenlemeyle, ihracatçı firmalara
kazandıkları ihracat bedellerini 180 gün içinde Türkiye’ye getirme ve bu bedelin yüzde
80’inin TL’ye çevirme zorunluluğu getirilmesi ise ekonomi çevrelerinde kambiyo
kontrollerine geri dönüş olarak yorumlanmıştır.28
Yeni ekonomi yönetimi, ilk dört ayı içinde, bu görece eski politikaların yanı sıra
devlete nakit sağlayacak yeni ve riskli bir finansallaşma pratiğinin de altyapısını
oluşturmuştur. Bu kapsamda, Ağustos 2016’da kurulduktan sonra uzun süre bir faaliyette
bulunmayan TVF yönetimine 13 Eylül 2018’de Cumhurbaşkanı başkanlığında yeni bir
yönetim atanmış olmasını ve 28 Eylül 2018’de Türkiye Kalkınma Bankası’nın bir yatırım
bankası olarak yeniden yapılandırılmasını dikkatle izlemek gerekiyor (Güngen, 2018a).29
Sayıştay denetimine tabii olmayan bu iki yapıya verilen devlet varlıklarını menkul
kıymetleştirme yetkisinin 2008 krizinin sebebi olarak gösterilen riskli finansal işlemlere kapı
aralamak anlamına geldiği düşünüldüğünde, yeni ekonomi yönetiminin büyüyen borç krizini
daha ileri ve riskli finansallaşma hamleleriyle idare etme planları yaptığı akla gelmektedir.
Yeni Ekonomi Yönetimi: Neoliberalizmin Yeni Bir Atağı
Türkiye’de CHS ile kurulan yeni ekonomi yönetiminin ilk dört aylık performansı, ekonomiye
ilişkin kararların artık merkezileşmiş ve kişiselleşmiş bir yapı içinde, keyfiliğin ve
denetimsizliğin hakim olduğu süreçler içinde alınmakta olduğunu göstermektedir. Neoliberal
politikaların 1980-2010 arasındaki hedeflerinin yerelleşme, ademi merkezileşme,
kurumsallaşma, merkez bankalarının bağımsızlığı, ekonomi yönetimlerinin siyaset
dışılaştırılması, hukukun üstünlüğü ya da demokratik denetim olarak tanımlandığı
düşünüldüğünde, bu eğilimler gerçekten de neoliberal sınıf projesi açısından Türkiye’de yeni
bir dönem anlamına gelmektedir. Bu makale, bu değişimin neoliberalizmin sonu olarak değil,
neoliberalizm içinde yeni bir dönem olarak düşünülmesini önermektedir. Zira bugün
Türkiye’de genel olarak devlette, özel olarak da ekonomi yönetiminde yaşanan dönüşümler,
1980’lerden bugüne değişen sermaye-emek ilişkilerini ve finansallaşmış Türkiye
24
“Erdoğan'dan sanayicilere: Bankalara saldırarak oralardan döviz alma yoluna gitmeyin”, Birgün, 12.8.2018.
25
“‘Enflasyonla Topyekün Mücadele Programı’ açıklandı”, Birgün, 9.10.2018. Bu konuda bir başka iyi yazı da
gazeteci Bahadır Özgür (2018) tarafından kaleme alınmıştır.
26
“Varlık Barışı TBMM’de kabul edildi”, Birgün, 9.5.2018; “‘Varlık barışı’nda süre uzatıldı”, Birgün,
31.8.2018.
27
“İmar Barışı neleri kapsıyor?”, Birgün, 2.5.2018; “İmar barışına başvuru süresi uzatıldı”, Birgün, 31.10.2018.
28
“İhracat bedellerinin yurda getirilme zorunluluğu yeniden getirildi”, Dünya Gazetesi, 6.9.2018.
29
“Kalkınma Bankası yapılandırma teklifi TBMM’de”, Dünya Gazetesi, 28 Eylül 2018.
9
kapitalizminin özgül çelişkilerini AKP’nin siyasi önceliklerinden vazgeçmeden yönetebilecek
bir devlet arayışının ifadesidir. Neoliberal projenin tamamlanması için, bu devletin,
sermayenin bugüne kadar emek karşısında kazandığı mevzileri kalıcılaştıracak güçte –
ordoliberal- bir devlete dönüşmesi gerekmektedir. Ekonomi yönetiminde bunun karşılığı
toplumsal muhalefetten etkilenmeden karar alabilmek ve bu kararları emeğe sınıfsal ödünler
vermeden uygulayabilmektir. Buna bir de AKP’nin ne olursa olsun iktidarı bırakmama ve
İslamcı projesini Türkiye’de tamamlama yönünde 2015’ten bu yana sergilediği siyasi
refleksleri eklersek, CHS’nin idare etmeye çalıştığı siyasi ve sınıfsal çelişkilerin çok
katmanlılığı açıkça ortaya çıkmaktadır.
Bu bağlam içinde düşünüldüğünde, Türkiye’nin yeni ekonomi yönetiminde
gözlemlenen merkezileşme ve kişiselleşme eğilimleri, 2013 sonrası daha da sertleşen bu
çelişkilerin tek elden idare edilebileceği düşüncesinin bir ürünüdür. Bu düşünce, neoliberal
projeyle finansallaşarak dönüşen küresel kapitalist piyasanın şirketler, hanehalkları ve
devletler üzerindeki disiplininin yapısallaşmış ve krize meyilli niteliğini gözden kaçırdığı
ölçüde, başarısız olmaya mahkumdur. Tüm yetkiyi kendisinde toplayan dar bir merkezin,
piyasanın güçlü aktörlerinin daha doğrudan baskı, yönlendirme ve şekillendirmesine maruz
kalacağı; çelişkiler idare edilemez hale geldikçe, kendisini ancak giderek daralan halkalar
halinde yeniden üretebileceği de bir gerçektir. Bu, kamusal niteliğine artık kağıt üzerinde dahi
sahip çıkamayacak, giderek daha da keyfileşen bir ekonomi yönetimi anlamına gelecektir.
Öte yandan, küresel finans piyasalarının Türkiye dahil Güney hükümetlerinin
hizmetine sunduğu riskli ve karmaşık finansal yatırım imkanları, bu çelişkilerin bir süre için
daha derinleşerek idare edilmesine imkan tanıyabilir. Holloway ve Bonefeld’in (1996: 211)
“gelecek üzerine kumar”, Ümit Akçay’ın ise “geleceğe kaçış” olarak tanımladığı bu
finansallaşma stratejisi, kaçınılmaz emek-sermaye hesaplaşmasının bir süre daha
ertelenmesinden başka bir şey değildir. Dar anlamda ekonomi yönetimine odaklanmış olan bu
makalede, bu dönemde 3. havalimanı inşaatında çalışan işçilerin çalışma koşullarının
iyileştirilmesi taleplerinin nasıl şiddetle bastırıldığı ya da hükümetin memurlara esnek çalışma
koşulları dayatma planları gibi konular ele alınmamıştır. Bu tür pratikler, Türkiye’de devletin
emek-sermaye ilişkisinde nerede konumlandığını açığa çıkaran önemli göstergeler olarak
ayrıca not edilmelidir.
Kaynakça
Akçay, Ü. (2017) “Ekonomide durum: Geleceğe kaçış”, Gazete Duvar, 22 Mayıs 2017.
Bedirhanoğlu, P. (2009) “Türkiye’de Neoliberal Otoriter Devletin AKP’li Yüzü”, Uzgel, İ. ve
B. Duru (der.), AKP Kitabı: Bir Dönüşümün Bilançosu içinde, Ankara: Phoenix Yayınevi, 39-
64.
Bonefeld, W. (2017) The Strong State and the Free Economy, Londra ve New York: Rowman
& Littlefield.
Bonefeld, W. ve J.Holoway (1996) “Conclusion: Money and Class Struggle”, Bonefeld, W.
ve J.Holloway (der.), Global Capital, National State and the Politics of Money, Londra:
MacMillan Press, St.Martin’s Press, 210-228.
Boratav, K. (2018) “2019’da ekonomiye IMF programı …”, Birgün, 11 Mayıs 2018.
Brada, J.C. (1993) “The Transformation from Communism to Capitalism: How Far? How
Fast?”, Post-Soviet Affairs, 9 (2), 87-110.
10
Clarke, S. (1992) “The Global Accumulation of Capital and the Periodisation of the Capitalist
State Form”, Bonefeld, W., R.Gunn ve K.Psychopedis (der.) Open Marxism, Vol.I, Dialectics
and History içinde, Londra: Pluto Press, 133-150.
Dumenil, G. ve D. Levy (2011) The Crisis of Neoliberalism, Cambridge, Massacusetts,
Londra: Harvard University Press.
Gamble, A. (2006) “Two Faces of Neo-Liberalism”, Robison, R. (der.), The Neo-Liberal
Revolution: Forging the Market State içinde, Londra: Palgrave, 20-35.
Göksel, Asuman (hazırlanmakta) “Değişen Yapısıyla Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı
Teşkilatı” (Makalenin ilk taslağı, 7 Aralık 2018 tarihinde ODTÜ’de sunulmuştur.)
Güngen, Ali Rıza (2018a) “Varlık Fonu ne yapıyor? Hani kuşlar, ağaçlar?”, Gazete Duvar, 27
Temmuz 2018.
Güngen, Ali Rıza (2018b) “Mevzuattan Muaf: Türkiye Kalkınma Partisi/Bankası” , Gazete
Duvar, 19 Ekim 2018.
Harvey, D. (2006) “Neo-liberalism as Creative Destruction”, Geografiska Annaler: Series B,
Human Geography, 88 (2), 145-158.
Kahler, M. (1990) “Orthodoxy and its alternatives: explaining approaches to stabilization and
adjustment”, Nelson, J.M. (der.), Economic Crisis and Policy Choice: The Politics of
Adjustment in the Third World içinde, Princeton, NJ: Princeton University Press, 33-61.
Konukman, Aziz (2018) “McKinsey devre dışı ama programı yürürlükte”, Birgün, 15 Ekim
2018.
Oyan, Oğuz (2018a) “Seçimler tamam, ya şimdi?”, Birgün Pazar, 1 Temmuz 2018.
Oyan, Oğuz (2018b) “Devlet Yeniden Yapılanırken”, Birgün Pazar, 7 Ekim 2018.
Oyan, Oğuz (2018c) “Cumhurbaşkanı kurul ve atama sever”, Birgün Pazar, 2 Aralık 2018.
Özgür, B. (2018) “Sopayla enflasyon nasıl düşürülür?”, Gazete Duvar, 4 Aralık 2018.
Uluagay, Osman (2018) “Yanlışımızı kabul etmeden krizi aşamayız”, Dünya Gazetesi, 5
Eylül 2018.
11