Diktatörlük Kuramına Bir Katkı:
Ernst Fraenkel ve İkili Devlet
Serdar Tekin
Birikim 354 (2018), s. 74-83
İkili Devlet, Alman hukukçu (ayrıca sosyalist ve Yahudi) Ernst Fraenkel’in 1941’de
yayımlanan klasik eseri.1 Kitabın alt başlığı: Diktatörlük Kuramına Bir Katkı. Fraenkel,
Türkçe’ye çevrilmemiş bu önemli kitapta, Üçüncü Reich’ın ilk evresi diyebileceğimiz 1933-38
dönemine odaklanarak Nazi Almanyası’nda hukukun nasıl işlediğini içeriden anlatır (bu
“içeriden anlatma” meselesine az sonra döneceğiz). Kitabın temel tezi, 1933’den itibaren
Almanya’da devletin ikili bir görünüm arz ettiği, kendini hiçbir biçimde hukukla bağlı
saymayan bir “tedbir devleti” (Maßnahmenstaat) ile en azından mevcut kanunlar uyarınca işleri
yürütmeye çalışan bir “norm devleti”nin (Normenstaat) çetrefil bir biçimde yan yana ve giderek
iç içe var olduğudur.
İçinde bulunduğumuz ―önce fiili, sonra resmi ve şimdi de kalıcı― olağanüstü hal,
Fraenkel’in Türkiye’de yeniden hatırlanmasına vesile oldu. Mithat Sancar, yaklaşık bir yıl önce
verdiği bir mülakatta, 7 Haziran 2015 seçimleri akabinde girdiğimiz şedit süreci “ikili devlet”
kavramından hareketle analiz etmeyi öneriyordu.2 Ayşen Uysal, Fraenkel’in kitabını aklına
düşüren şeyin akademideki manzara olduğunu yazdı: “Öyle ki, bir yanda sivil ölüme mahkum
edilmiş binler, diğer tarafta idari görevlerine, derslerine, konferanslarına, ‘kongre turizmlerine’
hiçbir şey olmamış gibi devam eden ‘şimdilik’ on binler.”3 Hatta unutulmuş bir klasik için
fazlasıyla istisnai sayabileceğimiz “kurumsal” bir çıkışa da konu oldu kitap: CHP Konak İlçe
Başkanlığı 20 Temmuz 2017’de yaptığı “İki Devlet Bir İktidar” başlıklı basın açıklamasında
1
Ernst Fraenkel, The Dual State: A Contribution to the Theory of Dictatorship, çev. E. A. Shils (New York:
Oxford University Press, 1941). Kitaptan yapılan alıntıları metnin içinde sayfa numarasıyla belirttim, diğer
referanslar içinse dipnot kullandım.
2
İrfan Aktan’ın Mithat Sancar’la mülakatı için bkz. Gazete Duvar, 23.06.2017:
https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2017/06/23/mithat-sancar-kilicdaroglu-etkisiz-final-yaparsa-
sonuclari-agir-olur/
3
Ayşen Uysal, “Düşlerinin ve Gerçeğin Peşinden Giden Akademinin Mavi Çiçekleri”, Gazete Duvar,
13.12.2017: https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2017/12/13/duslerinin-ve-gercegin-pesinden-giden-
akademinin-mavi-cicekleri/
1
Fraenkel’i ismen zikrederek, OHAL KHK’larıyla yaratılan rejimi Nazi Almanyası’nın ikili
devletine benzetti.4 Türkiye’nin mevcut koşullarında Fraenkel’in epizodik bir tarzda yeniden
hatırlanması şaşırtıcı değil haliyle. Şaşırtıcı olan aslında yeterince hatırlanmaması, daha
doğrusu yeterince etüd edilmemesi. Bu yazı, söz konusu boşluğun giderilmesi yönünde küçük
bir ilk adım atmayı amaçlıyor.
Kitabın Hikayesi
Bir biyografi notuyla başlayalım.5 Fraenkel 1898 doğumlu. Ticaretle uğraşan
Aydınlanmacı bir Yahudi aileden geldiğini, 1916’da orduya gönüllü yazılarak Birinci Dünya
Savaşı’na katıldığını biliyoruz. Yıllar sonra yaşlı bir adam olarak yazdıklarına bakacak olursak,
pek çok Yahudi gibi Fraenkel’in de savaş zamanındaki yurtseverlik dalgasında antisemitizme
karşı bir imkan gördüğünü, daha doğrusu bunu temenni ettiğini söyleyebiliriz: “Yahudi bilinci
namına her ne taşıyor idiysem, savaşın başlamasıyla birlikte geriye itilmişti. Savaşın
antisemitizme son verebileceğine derinden inanmıştım.”6 Fraenkel savaştan sonra hukuk tahsili
yapar. Weimar Anayasası’nın mimarı Hugo Sinzheimer’dan ve onun “toplumsal hukuk”
anlayışından feyz alarak Die Tat, Vorwärts ve Jungsozialistische Blätter gibi sol/sosyalist
dergilerde yazar. Kimisi epey hacimli olan bu erken yazıların ortak paydası, pozitivist hukuk
öğretisine karşı hukuku bir toplumsal pratik olarak inceleme gayretidir. Mesleki bakımdan
özellikle çalışma hukuku, emek ilişkileri ve işçi haklarına yoğunlaşan Fraenkel, 1926’da Alman
Metal İşçileri Sendikası’nın avukatlığını üstlenir. Bir sonraki yıl Berlin’de (yine kendisi gibi
sosyalist ve Yahudi olan) Franz Neumann’la ortak bir hukuk bürosu açarlar. Nazi iktidarının
ilk aylarına kadar süren bu ortaklık, 1933’de sendikaların kapatılması, Metal İşçileri
Sendikası’nın Berlin’deki genel merkezinin SA tarafından talan edilmesi ve nihayet Yahudi
hukukçuların Alman mahkemelerinde avukatlık yapmalarının resmen yasaklanmasıyla sona
erer. Neumann Almanya’dan ayrılıp İngiltere’ye giderken, Fraenkel Berlin’de kalmayı tercih
edecektir.
Mühim bir detay: Bu “kalma” tercihi, Birinci Dünya Savaşı sırasında cephede savaşmış
Yahudilerin ―süresi belirsiz bir imtiyaz olarak― avukatlık yasağından muaf tutulmaları
4
İlgili basın açıklaması için bkz. http://konak.chpizmir.org.tr/Haberler/11/iki-devlet-bir-iktidar-61167.aspx
5
Bu notları hazırlarken, esas olarak, kitabın son basımında (Oxford University Press, 2017) yer alan şu iki
metinden yararlandım: Ernst Fraenkel, “Preface to the 1974 German Edition”, s. xiii-xxi; Jens Meierhenrich,
“An Ethnography of Nazi Law: The Intellectual Foundations of Ernst Fraenkel’s Theory of Dictatorship”, s.
xxvii-lxxxi.
6
Ernst Fraenkel, “Anstatt einer Vorrede”, Gesammelte Schriften, cilt 1 (Baden-Baden: Nomos, 1999), s. 15’den
akt. Meierhenrich, a.g.e., s. xxix.
2
sayesinde mümkün olabilmiştir. Dolayısıyla Fraenkel, ikili devlet olarak kavramsallaştıracağı
gerçekliğin izdüşümüyle ilkin kendi yaşantısında karşılaşır. Bir yandan, Yahudi ve sosyalist
olarak “tedbir devleti”nin hedef tahtasında, olası her türden aşağılama ve şiddetin temas
mesafesindedir. Öte yandan, savaşta hizmet etmiş bir Alman olarak devletin resmen tanıdığı bir
avukat, “norm devleti”nin işleyişinde savunma makamında bulunmaya ―şimdilik― yetkili bir
hukukçudur. İkili devlet fikrinin bu çetrefil deneyimi kavramsallaştırma ve böylece onunla
başedebilme çabasından doğduğunu bilhassa belirtir Fraenkel: “Bu kitap içsel sürgünün [innere
Emigration] sonucudur. Kitabın Almanca basımına da zemin teşkil eden ilk versiyonu bir
hukuksuzluk ve terör ortamında yazılmıştır. Nasyonal sosyalist Berlin’de topladığım
kaynaklara ve günbegün maruz kaldığım izlenimlere dayanır. Söz konusu deneyimlerle
başedebilmek için onları kuramsal olarak anlama ihtiyacından doğmuştur.”7 Üçüncü Reich’ın
“dilini” içeriden dinleyen ve duyduklarını kaydetme uğraşını giderek tekinsizleşen hayatının
“denge çubuğu” haline getiren Victor Klemperer gibi,8 Fraenkel de Üçüncü Reich’ın hukukunu
içeriden gözlemeye, mahkemelerdeki deneyim ve izlenimlerini kaydetmeye, hukukun
metamorfozunu tahlil etmeye uğraşır.
İkili devlet dediği şeyin karakteristik görünümleri, Fraenkel’e göre, aslında herkes için
aşikardır: “Hitler diktatörlüğündeki idari ve hukuki uygulamaların realitesine gözlerini
kapamamış olan herkes, devlet ve partinin bir yandan yaşamın tüm alanlarında yasal düzeni
geçersizleştirirken, diğer yandan da aynı yasal düzenlemeleri farklı addedilen durumlarda
bürokratik bir kesinlikle uygulayışındaki arsız sinizmden etkilenmiş olmalıdır.”9 Robert Paxton
Faşizmin Anatomisi’nde “yasal titizlik ve bariz hukuksuzluğun Nazi rejiminde insanı her daim
afallatan biraradalığı” diye anıyor bu durumu.10 Fraenkel’in yapmaya giriştiği şey, aslına
bakacak olursak, yasal titizlik ve bariz hukuksuzluğun bu afallatıcı içiçeliğini ―sinizmi elbet
içeren, ama ondan ibaret olmayan― kuşatıcı bir kurumsal gerçeklik olarak tahlil etme çabasıdır.
“Avukatlık yaparken Hitler rejiminin işleyişi hakkında kazandığım içgörülere dayanarak, kendi
yasalarına genellikle saygı gösteren bir ‘norm devleti’ ile aynı yasaları ihlal eden bir ‘tedbir
devleti’nin ikili veya eşzamanlı mevcudiyetinde nasyonal sosyalist yönetim sistemini anlamaya
yarayacak bir anahtar bulduğumu düşünüyordum.”11
7
Fraenkel, “Preface to the 1974 German Edition”, s. xv.
8
Victor Klemperer, LTI: Nasyonal Sosyalizmin Dili, çev. Tanıl Bora (İstanbul: İletişim Yay., 2013), s. 19-20.
9
Fraenkel, “Preface to the 1974 German Edition”, s. xv.
10
Robert O. Paxton, The Anatomy of Fascism (New York: Alfred A. Knopf, 2004), s. 280, dn. 12 [Faşizmin
Anatomisi, çev. Hakan Atay ve Hivren Demir Atay (İstanbul: İletişim Yay., 2014)].
11
Fraenkel, “Preface to the 1974 German Edition”, s. xv.
3
Ne var ki bu yalın fikri bir araştırmaya dönüştürmek hiç kolay olmayacaktır. Fraenkel
birbiriyle içiçe geçen yöntem ve güvenlik sorunlarıyla başetmek zorunda kalır. Empirik
araştırma yöntemlerinin işe koşulacağı bir saha çalışması yapma şansı yoktur, zira bu türden bir
girişimi Gestapo’dan saklı tutmak mümkün değildir. Fraenkel çalışmayı esas olarak kendi
yürüttüğü davalar üzerinden şekillendirmeyi de uygun bulmaz. Böylesi bir yöntem araştırma
sonuçlarının geçerliliği için olsa olsa zayıf bir empirik zemin teşkil edecek, üstelik daha
önemlisi kendi müvekkilleri için ciddi risklere yol açabilecektir.12 Sonuç olarak, araştırmayı
erişebildiği mahkeme kararları ile önde gelen Nazi hukukçuları tarafından kaleme alınan
mütalaalar üzerinden yürütmeye karar verir. Fakat bu bile riskten bütünüyle azade bir yol
değildir. Bizzat böyle bir araştırma yapıyor olmak “yüksek ihanet”le suçlanma tehlikesi
taşıdığından, Fraenkel gizlice çalışmak zorundadır. Yüksek Eyalet Mahkemesi arşivlerinde ve
Berlin Devlet Kütüphanesi’nde araştırma yaparken ihtiyaç duyduğu kaynak ve belgeleri toplu
halde almak yerine, dikkat çekmemek ve şüphe uyandırmamak için konuyla ilgisiz çeşit çeşit
başka kaynakla beraber istemek gibi önlemler geliştirir. İkili Devlet’in ilk taslağı, bugün
Urdoppelstaat adıyla bilinen el yazması, 1938 sonbaharına kadar bu koşullarda sürdürülen
zorlu bir çalışmanın ürünüdür.
Fraenkel, adının Gestapo listelerinde geçmeye başladığı yönündeki duyumlar üstüne, 20
Eylül 1938’de (“Kristal Gece”den topu topu birkaç hafta önce) eşiyle beraber Almanya’dan
ayrılır ve önce İngiltere’ye, kısa bir süre sonra da 13 yıl kalacağı ABD’ye geçer. El yazmasını
riske atmak istemediğinden yanına almamıştır. Bu yüzden Urdoppelstaat’ın Almanya’dan
çıkışı başka bir yolla gerçekleşecek, Nazi karşıtı direnişe sempati duyan bir Fransız diplomat
kitabın bu ilk taslağını gizlice Paris’e götürerek oradan Fraenkel’e ulaştıracaktır. Fraenkel
ABD’de kitap üzerinde çalışmayı sürdürür ve el yazmasını özellikle Anglofon okur dünyasını
gözeterek revize eder. Metnin son hali Edward Shils13 tarafından İngilizce’ye çevrilir ve
1941’de The Dual State başlığıyla yayımlanır.14
Kitabın Amerikan akademisinde epey ses getirdiğini, 1941-42 yıllarında belli başlı
siyaset bilimi ve hukuk dergilerinde çok sayıda inceleme/eleştiri yazısına konu olduğunu
12
Dolayısıyla İkili Devlet’te Fraenkel’in kendi girdiği davalara ilişkin herhangi bir bilgi yoktur. Sonraki yıllarda
peyderpey ortaya çıkan az sayıdaki malumatın izini sürerek Fraenkel’in avukat olarak yaşadığı tecrübelerin
İkili Devlet’in argümanını fiilen nasıl şekillendirdiğini tartışan bir çalışma için bkz. Douglas G. Morris, “The
Dual State Reframed: Ernst Fraenkel’s Political Clients and his Theory of the Nazi Legal System”, Leo Baeck
Institute Year Book, v. 58 (2013), s. 5-21.
13
Geçerken belirtelim, Edward Shils daha sonra Amerikan sosyolojisinin önemli isimlerinden biri olacaktır; Şerif
Mardin’in merkez-çevre analizi, Shils’in 1961 tarihli “Center and Periphery” makalesine dayanır.
14
Metnin ilk taslağı (Urdoppelstaat) ile 1941’de yayımlanan The Dual State arasındaki farklılıkların ayrıntılı
dökümü ve analizi için bkz. Meierhenrich, “An Ethnography of Nazi Law”, s. xli-lx.
4
biliyoruz. Yazarları arasında George H. Sabine ve Eric Voegelin gibi isimlerin de bulunduğu
bu yazılar büyük ölçüde olumlu, hatta zaman zaman methiye mahiyetindedir.15 Önemli bir
istisna, kendisi de émigré olarak Amerika’da bulunan Otto Kirchheimer’ın yazısı.16
Kirchheimer yeni bir gerçekliği bizzat bu gerçekliğin artık hükümsüz kıldığı kavram ve
kategoriler üzerinden analiz etmekle eleştirir Fraenkel’i. Tekelci kapitalizmin Almanya’da
geldiği noktada “ekonomik ve toplumsal ilişkileri stabilize etme” işlevi, Fraenkel’in ileri
sürdüğü gibi gerçekten “norm devleti” tarafından mı yerine getirilmektedir, yoksa norm
devletinin işlemleri (yargı kararları) “aslında başka yerlerde ve başka silahlarla karara bağlanan
ekonomik kavgaların ehemmiyetsiz aşamaları”ndan mı ibarettir? Şayet yargı kararlarının
etkililiği genel olarak diğer güçlerin eylemlerini frenleme kapasitesine bağlıysa, “diğer devlet
organlarının herhangi bir engelle karşılaşmaksızın yasaları istediği gibi değiştirebildiği”
koşullarda yargının esas işlevi de işlerin yasal kılıfa uydurulması haline gelmiş değil midir?
Kirchheimer’a göre Fraenkel’in ikili devlet kavramı, son tahlilde, “el üstünde tutulan fakat artık
eskimiş olan öğretilerin, radikal biçimde değişmiş bir gerçekliğe uygulanması” çabasıdır. Bu
tonda olmasa bile benzer bir eleştiriyi Franz Neumann’ın etkili eseri Behemoth’da da buluruz.
Neumann eski dostu Fraenkel’in kitabını bir çok açıdan değerli bulduğunu, ama ikili devlet
fikrine katılmadığını söyler; zira Almanya’da “öngörülebilir mahiyette binlerce teknik kural
olsa da hukuk yoktur” ve hatta Nazi Almanyası aslında bir devlet dahi değildir.17
Başta gördüğü yoğun ilgiye karşın İkili Devlet bir nasyonal sosyalizm analizi olarak
Behemoth’un, bir diktatörlük analizi olarak da savaş sonrası döneme damga vuran totalitarizm
araştırmaları paradigmasının gölgesinde kalır. Bunda elbette kitaptaki analizin 1933-38
dönemiyle sınırlı olmasının önemli bir payı var. Nazizmi en büyük suçlarının, yani 1938’den
sonra olanların, savaşın, soykırımın, “nihai çözüm”ün aynasında anlama çabası elbette
zarurudir, ama aynı zamanda ayartıcıdır da ―neticenin bilgisine sahip olmanın ayartıcılığı,
sürecin her merhalesine bu neticenin perspektifinden bakmanın ayartıcılığı, ayrıca (Hannah
Arendt’i hatırlayalım) işlenen suçların emsalsizliği karşısında yeni kavramlarla düşünme
sorumluluğunun ve hatta düşünmeye ancak böyle devam edebileceğimiz varsayımının
ayartıcılığı… Halbuki İkili Devlet’in bugün için değeri nispeten erken bir zamanda ve tam da
15
1941-42 yıllarında The Dual State üzerine yazılan 15 inceleme yazısı JSTOR üzerinden erişilebilir durumda.
Özellikle bkz. Fritz Morstein Marx, Harvard Law Review, v. 54, no. 7 (1941), s. 1264-1267; George H. Sabine,
The American Political Science Review, v. 35, no. 3 (1941), s. 547-548; Eric Voegelin, The Journal of Politics,
v. 4, no. 2 (1942), s. 269-272; Heinz Guradze, Washington University Law Review, v. 27, no. 4 (1942), s. 603-
607.
16
Otto Kirchheimer, Political Science Quarterly, v. 56, no. 3 (1941), s. 434-436.
17
Franz Neumann, Behemoth: The Structure and Practice of National Socialism 1933-1944 (Chicago: Ivan R.
Dee, 2009 [1944]), s. 467-468, ayrıca bkz. s. 516, dn. 63.
5
neticenin bilgisinden azade bir biçimde yazılabilmiş olmasında saklı (bunu az sonra açmaya
çalışacağım). Velhasıl İkili Devlet Nazi diktatörlüğünün erken dönemine tahsis edilmiş bir
çalışma olarak savaş sonrasında unutulmaya yüz tutar ve ancak uzmanların ilgi gösterdiği bir
dönem klasiği haline gelir. Kitabın Almanca basımı (Der Doppelstaat) ancak 33 yıl sonra,
1974’de yapılabilecektir. Fraenkel bu ziyadesiyle geç kalmış Almanca basım için yazdığı
önsözde “kitabı yazarken Almanca yayımlanabileceğini hiç düşünmemiştim,” diye açıklar
durumu, “sanırım bu nedenle Almanca metnin son halini değil, benim için duygusal değeri olan
ilk taslağı sakladım sadece.”18 El yazmasının İngilizce’ye çevrilen son versiyonu
kaybolduğundan, kitabın Almanya’da yayımlanması ancak İngilizce’den Almanca’ya geri
çevrilmesi sayesinde mümkün olabilmiştir.
Tedbir Devleti ve Norm Devleti
Daha fazla gecikmeden kitabın içeriğine ve argümanlarına gelecek olursak... İkili Devlet
her biri ayrı bir sorun öbeğine odaklanan üç ana kısımdan oluşur. İlk kısmın konusu Üçüncü
Reich’ın ―ki “yeni Almanya” da denebilir pekala― siyasi hukuk sistemidir. Fraenkel kitabın
bu en tafsilatlı (ve en önemli) bölümünde yeni rejimin anayasal gerçekliğini, bünyevi
hususiyetlerini ve kurumsal mahiyetini “tedbir devleti” ve “norm devleti” ayrımı üzerinden
tahlil eder. İkinci kısım, nasyonal sosyalizmin hukuk teorisine ayrılmıştır. Doğal hukuk
düşüncesinin (bilhassa onun rasyonalist damarının) Almanya’daki soykütüğünü, Nazilerin bu
geleneğe karşı taarruzunu ve onun yerine ikame ettikleri “milli cemaatin somut düzeni” fikrini
mercek altına alır. Nihayet üçüncü kısım, yeni rejimin toplumsal ve iktisadi temellerine bakmak
suretiyle ikili devlet oluşumunun sermaye birikim süreci ve kapitalizmin Almanya’daki tarihsel
momentiyle bağlantısını irdeler.
Kitabın ana tezine dair kolaycı sayabileceğimiz bir yanlış anlama, ikili devlet fikrinin
kabaca Nazi Almanyası’ndaki parti/devlet ikiliğine işaret ettiği görüşüdür.19 Halbuki Fraenkel
metnin daha giriş bölümünde böyle bir yorumun isabetsizliği konusunda uyarır okuyucuyu:
“Şunun açıkça anlaşılması gerek ki ikili devlet derken kast ettiğimiz şey, devlet bürokrasisi ile
parti bürokrasisinin birlikte varoluşu değildir” (s. xv). Fraenkel’e göre parti/devlet ikiliği esasen
görüntü icabı muhafaza edilen, kuşkusuz Naziler açısından manipülatif kullanım değeri de olan,
fakat son tahlilde nispeten daha yüzeysel bir fenomendir. Parti zaten hızla devlete nüfuz etmiş
18
Fraenkel, “Preface to the 1974 German Edition”, s. xiii.
19
Bu yaygın yanlış okumanın nispeten erken bir örneğini Hannah Arendt’de görürüz: The Origins of
Totalitarianism, 3. basım (New York: Harcourt, 1968 [1951]), s. 395, dn. 17 [Totalitarizmin Kaynakları 3:
Totalitarizm, çev. İsmail Serin (İstanbul: İletişim Yay., 2014)]. Daha yakın tarihli bir örnek için bkz. Paxton,
The Anatomy of Fascism, s. 121.
6
veya onu büyük ölçüde soğurmuştur. Hatta parti/devlet ayrımına odaklanmanın, tedbir devleti
ve norm devleti arasındaki asli ayrımı gözden kaçırma riski taşıdığını özellikle vurgular
Fraenkel. Peki o halde nedir “tedbir devleti” ve “norm devleti”? Onlar arasında nasıl bir ayrım
ve daha önemlisi nasıl bir rabıta vardır? Fraenkel’in ikili devlet savından tam olarak ne
anlamamız gerekir?
Bazı kritik noktaların altını hızla çizebiliriz.
(1) Tedbir devleti ve norm devleti birbirinden net sınırlarla ayrılmış kurumsal yapılara
değil, kurumların işleyişindeki ve resmi mercilerin yapıp etmelerindeki farklı hareket tarzlarına
tekabül ederler. Başka bir deyişle, onlar sözgelimi “parti” ve “yargı” gibi sabit kurumsal
tezahürleri olan organlardan ziyade, rejimin iki ayrı operasyonel kipi, iki ayrı işleyiş
yordamıdır. Tedbir devleti hukuki öngörülebilirliğin temelini oluşturan genel normlara tabi
olmaksızın “siyasi karar” ve “durumun icapları” uyarınca hareket ederken, norm devleti
yürürlükteki kanunlar ve mahkemelerin tesis ettiği hükümler uyarınca işler.
(2) İkili devletin tabiri caizse bir “anayasası” veya kurucu belgesi vardır: 28 Şubat 1933
tarihli olağanüstü hal kararnamesi. Weimar Anayasası’nın 48. maddesine istinaden ilan edilen
bu kararnameyle temel hak ve özgürlüklerin dokunulmazlığı prensipte “geçici olarak” ama
herhangi bir süre tahdidi olmaksızın askıya alınmış, Hitler’in şansölye olarak başında
bulunduğu hükümete kamu düzenini sağlamak için her türlü tedbiri alma yetkisi verilmiştir.
Bunun anlamı siyasal karar ve edimlerin hukuk denetiminden azade kılınması, yani “siyasal”ın
topyekûn hukuk dışına taşınmasıdır. Gestapo’nun “hukuk danışmanı” Dr. Werner Best,
Fraenkel’in aktardığı şu pasajda durumu sarih bir tarzda özetler: “Devlet için tehdit oluşturan
bütün hareketlerle mücadele etme görevi, yasaya aykırı olmamak kaydıyla tüm gerekli araçları
kullanma gücünü de içerir. Fakat böylesi bir yasaya aykırılık zaten artık olası değildir, çünkü
28 Şubat 1933 Kararnamesi’yle tüm sınırlar kaldırılmıştır.” (s. 25) Bu durumun
kalıcılaştırılması, tedbir devletinin esasını teşkil eder.
(3) Tedbir devletinin yetki sahası “siyasal olan” ile sınırlıdır, fakat siyasalın nerede
başlayıp nerede bittiğine yine tedbir devleti karar verir. Hangi durum ve meselelerin kamu
düzenini, milli güvenliği ve devletin bekasını ilgilendirdiğini, bu nedenle genel hukuk normları
uyarınca değil tedbir devleti tarafından ele alınacağını ―elbette yine mevcut koşullara ve
durumun icaplarına göre― takdir etmek bizzat tedbir devletinin işidir. Dolayısıyla tedbir
devleti prensip olarak sınırsızdır, zira neyi yapıp yapamayacağı konusunda herhangi bir yasal
norma tabi değildir. Bu resmi sınırsızlığına karşın, fiilen, kapsamını kendi belirlediği ve duruma
göre istediği gibi daraltıp genişletebildiği belli sınırlar dahilinde hareket eder.
7
(4) An itibariyle siyasal addedilmeyen ve tedbir devletinin müdahale sahasında olmayan
konularda ise hukuk normları ―haliyle kırılgan bir tarzda― geçerliliklerini sürdürürler. Norm
devletinin işi, dolaysız siyasi tasarruftan şimdilik masun yaşam alanlarında yasaların
uygulanmasıdır. Şöyle de diyebiliriz: Norm devleti, tedbir devletinin dokunmadığı konu ve
alanları düzenlemek, nisbi bir normalliği sürdürmek için vardır. O halde ikili devlette siyasal
gücün sınırları hukuk normları tarafından değil, hukuk normlarının geçerlilik alanı siyasal
mülahazalar tarafından tayin edilir, yani norm devleti ancak tedbir devletinin suskun kaldığı
konularda konuşur. “Yargı yetkisi norm devletine, bu yetkinin sınırlarını tayin yetkisi ise tedbir
devletine aittir” (s. 57). Bu yüzden norm devleti hiçbir biçimde hukuk devletiyle aynı şey
değildir. Bazı bakımlardan, evet, onun bir kalıntısı olarak telakki edilebilir, fakat esas olarak
yeni rejimin entegre bir parçasıdır.
Hukukun Metamorfozu ve Mahkemelerin Rolü
Mahkemeler, kuşkusuz, sadece norm devletinin organları olarak hareket etmemişlerdir.
Fraenkel tedbir devletinin konsolide olma sürecinde mahkemelerin oynadığı kritik rolü
detaylarıyla tasvir ve tahlil eder. Bu detayların, biz yeni Türkiye sakinleri için bilhassa ibretlik
olduğunu hemen belirtelim ―uğursuz bir “ufukların kaynaşması” durumu!
Üçüncü Reich mahkemelerinin yaygın olarak itibar ettiği “dolaylı komünizm”
doktrinini anabiliriz mesela. İkili devletin “anayasası” olan 28 Şubat 1933 tarihli olağanüstü hal
kararnamesi “devlet için tehdit oluşturan komünist şiddet edimleri”ne karşı ilan edilmiş olduğu
halde, çeşitli Hristiyan cemaatler (örneğin Yehova Şahitleri, katolikler ve partiyle geçimsiz bazı
protestan kiliseler) de tedbir devleti uygulamalarından nasiplerini ziyadesiyle almıştır. Konu
yargıya taşınır. Bu Hristiyan gruplar, haliyle, “komünist” olmadıklarını söylemektedirler.
Böylece mahkemeler polise tanınan olağanüstü yetkilerin hangi durumlarda ve kime karşı
kullanılabileceği, yani dini cemaatlerin “komünist tehdit” kapsamında görülüp görülemeyeceği
sorunuyla ilgilenmek zorunda kalırlar. Vardıkları sonuç komünizmin komünistlerden ibaret
olmadığı, kamu düzeni ve güvenliği açısından şu veya bu şekilde tehdit oluşturabileceği
“değerlendirilen” her türlü etkinlik ve organizasyonun “dolaylı olarak” ve “geniş anlamda”
komünist bir nitelik taşıdığıdır. Böylece tedbir devletinin yetki sahasının münhasıran kendi
takdirinde olduğu mahkemeler tarafından (yeni Türkiye’nin siyasi diliyle söylersek, “hukuk
dairesinde”) tespit ve tasdik edilmiş olur.
Bu ve benzeri gelişmeler karşısında, olağanüstü hal yetkilerinin keyfi bir tarzda
yorumlanması ihtimali Yüksek Mahkeme’yi hiç meşgul etmemiş değildir. Fraenkel, Yüksek
Mahkeme yargıçlarının bu konuda belli ki zaman zaman kaygılandıklarını, mesela 1935’de
8
Gestapo’nun siyasetten masun konularda yetkili olmadığına dikkat çekme ihtiyacı duyduklarını
kaydeder. Fakat bunları söylerken Fraenkel’in tonunda ister istemez belli bir istihza da vardır,
zira yargıçlar neyin siyaset dışı olabileceğine dair bir örnek aramış ve bula bula trafik kurallarını
bulmuşlardır!
Fakat çok geçmeden trafiğe dair düzenlemelerin de siyasal olanla her bakımdan ilgisiz
olmadığı görülecektir. 1937’de Prusya İdare Mahkemesi’nin önüne gelen bir dava, altı ay
süreyle toplama kampında tutulmuş bir kişinin serbest kaldıktan sonra yaptığı sürücü ehliyeti
başvurusuyla ilgilidir. Polis başvuruyu reddetmiş, başvurucu da konuyu mahkemeye taşımıştır.
Mahkeme, ehliyet işlemlerinin bugüne kadar siyasi mülahazalar uyarınca yapılmadığını kabul
eder. Fakat ardından “Alman milletinin yürüttüğü beka savaşımında artık yaşamın hiçbir
veçhesinin gayri siyasi sayılamayacağını,” dolayısıyla “milli cemaatin kendini yaşamın her
alanında düşmanlarına karşı koruma hakkı olduğunu” ileri sürerek, şikayetin haksız olduğuna
karar verir (s. 43-44). Mesele sadece siyasal olanın hukukun dışına taşınması değildir; aynı
zamanda her şeyin siyasal olabilmesi ve böylece milli cemaatin beka sorununa tahvil
edilebilmesidir.
Hukukun metamorfozu açısından en ciddi kırılma noktasını ise, Fraenkel’e göre, usül
adaleti veya biçimsel adaletin reddi oluşturur. Nasyonal sosyalist tedbir devleti kendini içeriksel
bir adaletin savunucusu, milli cemaatin somut düzeninde temellenen ırkçı bir maddi adalet
anlayışının muhafızı olarak takdim etmektedir. Bu bakış açısının mahkemeler tarafından
benimsendiğinde nasıl bir sonuca yol açtığını Bavyera Yüksek Eyalet Mahkemesi’nin 1937
tarihli bir kararında görebiliriz mesela: “Yüksek ihanet vakalarında, yasal ilkelere
bakılmaksızın, sanığın mutlaka uygun bir cezaya çarptırılması gerekir. Devletin ve milletin
korunması, istisnasız bir tarzda uygulandığı takdirde anlamını yitiren biçimsel usül kurallarına
uyulmasından çok daha önemlidir.” (s. 52, abç.) Fraenkel mahkemenin böylelikle kendini tedbir
devletinin bir enstrümanı haline getirdiğini vurgular. Yargı kararıyla idari emir arasındaki en
temel fark, kesinleşmiş bir yargı kararının kalıcılık taşıması, oysa idari emirlerin durumun
keyfiyetine göre değiştirilebilmesidir. Dolayısıyla usül kurallarını askıya alarak istisnalar
yaratan ve durumun siyasi keyfiyetine göre karar veren bir mahkemenin hükümleri, yargı kararı
olmaktan ziyade birer “tedbir” mahiyetindedir ve böyle bir mahkeme artık bir yargı organı
değil, olsa olsa bir tedbir aygıtıdır.
İkili Devletin Dinamik Analizi: Tansiyondan Adaptasyona
Fraenkel’in yürüttüğü tartışma, zaman zaman okuru zorlayan kavramsal muğlaklıklarla
da maluldür. Özellikle norm devletinin mahiyeti ve tedbir devletiyle rabıtası konusunda
9
birbiriyle açıkça çelişen pasajlar buluruz mesela kitapta. Metnin en başında “norm devletini
temsil eden geleneksel yargı organları ile diktatörlüğün aygıtları, yani tedbir devletinin amilleri
arasında süreğen bir sürtüşme” olduğunu söyler Fraenkel (s. xiii). Hatta ilerleyen sayfalarda
norm devleti ve tedbir devletinden “Reich’ın birbirini tamamlayan değil, birbirine rakip
kısımları” olarak söz eder (s. 46). Fakat çok geçmeden şöyle bir saptamayla karşılaşırız: “Norm
devleti, tedbir devletinin zaruri bir tamamlayıcısıdır ve ancak bu noktadan hareketle
anlaşılabilir. Tedbir devleti ve norm devleti birbirlerine bağımlı oldukları ve bir bütün teşkil
ettikleri için, norm devletini tek başına ele almaktan kaçınmak gerekir.” (s. 71)
Görünürdeki bu bariz çelişki, aslında Fraenkel’in dinamik bir gerçekliği analiz
etmesinden, diktatörlüğe geçiş sürecini ve hukukun bu süreçteki metamorfozunu anlama
çabasından kaynaklanır. Norm devleti statik bir yapı değildir. Başlangıçta tedbir devletiyle
sürtüşmeye giren ve ona ayak sürüyen mahkemeler vardır. Bu, hukuk devletinin kalıntısı olan
bir norm devletine işaret eder. Öte yandan süreç ilerledikçe sürtüşmenin azaldığını, norm
devletinin tedbir devletine adapte olduğunu ve giderek onun tamamlayıcısı haline geldiğini
anlarız. Siyasalın dışındaki bölgede hukukun regülatif veya toplumsal-düzenleyici işlevini
yerine getiren, böylece kısmi bir normallik/olağanlık zannı yaratan ve ayrıca (biraz sonra daha
yakından bakacağız buna) diktatörlük koşullarında kapitalizmin ihtiyaçlarına yanıt veren bir
norm devletidir bu.
Norm devletinin ancak tedbir devletiyle ilişkisi bakımından incelenebilir olduğu savı,
tedbir devletinin onu süreç içinde nasıl şekillendirdiği sorusunu, yani adaptasyon
mekanizmaları diye anabileceğimiz sorunu bilhassa önemli kılar. Fraenkel’in aktardığı çok
sayıdaki vaka, dava ve mahkeme kararına bakarak (ancak Fraenkel’in kendisinin açıkça böyle
bir tasnif yapmadığını da not düşerek) kabaca üç farklı adaptasyon mekanizması ayırt etmek
mümkün. Bunlardan birincisi, mahkemelerin verdiği hükümlerin tedbir devleti tarafından
uygun görülmediği takdirde uygulanmaması ve boşa düşürülmesidir. Norm devletine ihtar
niteliğindeki bu türden “düzeltici” müdahaleleler, hizaya sokma mekanizması diyebileceğimiz
şeyi oluşturur. Diğer bir mekanizma, biraz önce mahkemelerin rolü konusunda değindiğimiz
üzere, bizzat yargı organlarının kendi denetim yetkilerinden adım adım feragat etmeleri ve
norm devletinin yetki alanını tedbir devleti lehine daraltarak yorumlamalarıdır. Buna
“uyumlanma” veya hizaya girme mekanizması diyelim. Nihayet üçüncü bir mekanizma, norm
devletinin kendisi uyarınca hareket ettiği mevzuatın yeni yasalar yoluyla değiştirilmesi, böylece
norm devletinin tedbir devletiyle eşgüdümlü hale getirilmesidir; ki buna da yeniden hizalama
diyebiliriz (elbette “hiza” metaforunu, nasyonal sosyalizmin belirsizliği/şekilsizliği etkili bir
yönetim stratejisi olarak kullandığı gerçeğini göz ardı etmeyecek şekilde anlamak kaydıyla).
10
Ancak hemen belirtelim ki norm devleti ve tedbir devleti arasındaki ilişkiyi tansiyondan
adaptasyona doğru ilerleyen dinamik bir sürecin analizi olarak okuduğumuzda, ister istemez bir
başka yorum sorunuyla daha karşılaşırız: Acaba ikili devlet diktatörlüğün konsolide olma
sürecinde ortaya çıkan bir geçiş fenomeninden mi ibarettir? Yoksa bizzat diktatörlüğün
mahiyetine, ne olduğuna ve nasıl işlediğine dair bir kavram mıdır? Başka bir deyişle, geçici bir
“ara rejim” kipi midir, yoksa diktatörlüğün kendisi midir? Jens Meierhenrich, kitabın 2017
basımı için kaleme aldığı uzun ve aydınlatıcı takdim yazısında, Fraenkel’in ikili devleti kalıcı
bir yapı olarak görmediğini, esasen bir geçiş fenomeni olarak ele aldığını ileri sürüyor.20 Mithat
Sancar’ın bu yazının başında zikrettiğim mülakatında da benzer bir vurgu var: “Bu iki devlet
yan yana, iç içe yürüyor. Nazilerin iktidara yerleşmesi, bu ikili devlet imkânlarını sonuna kadar
kullanmalarıyla mümkün olmuştu. Bunun da esas sağlayıcısı Weimar Anayasası’nın iktidara
çok geniş yetkiler tanıyan olağanüstü hal rejimiydi. İkili devlet ilelebet sürmüyor. Belli bir
noktada bu ikili devlet yapısı tekleşiyor ve bu tekleşme de diktatörlüktür.”
Bu elbette mümkün ve makul bir yorum… Ama Fraenkel’in kendisi meseleyi böyle mi
görüyordu, emin değilim. Kitabın giriş bölümünden uzunca bir alıntı: “Gerek nasyonal
sosyalizme sempati duyanlar gerekse ona karşı olanlar, ikili devlet meselesinin temel veya
kalıcı önemde bir mesele olmadığını, yalnızca geçici bir fenomen olduğunu ileri sürebilirler.
İkili devletin geçici olduğunu düşünenlere karşı Üçüncü Reich’daki dava kayıtlarına işaret etme
ihtiyacı duyuyorum; bu kayıtlar ikili devletin önemsizleşmekten ziyade giderek daha önemli
hale geldiğini göstermektedir. Öte yandan norm devletinin halihazırda ortadan kalktığını yahut
var olmaya devam ediyorsa bile ancak eski devletin unutulmaya mahkum bir kalıntısı olduğunu
düşünenlere de şunu hatırlatmak isterim: 80 milyonluk bir ulusun belli bir plan dahilinde
denetim altında tutulması ancak devletin vatandaşlarla ve vatandaşların birbirleriyle ilişkilerini
düzenleyen belli kurallar olduğu ve bu kurallar uygulandığı takdirde mümkündür.” (s. xiv-xv)
Nitekim Fraenkel, kitabın ilerleyen kısımlarında, norm devletinin toplumsal-düzenleyici
işlevini bilhassa kapitalizmle ilişkisi bakımından ele alır. Taradığı mahkeme kararları, kapitalist
düzenin işleyişi açısından elzem olan serbest girişim, özel mülkiyetin korunması, sözleşmelerin
bağlayıcılığı ve rekabetin düzenlenmesi gibi hususlarda norm devletinin etkin bir biçimde iş
başında olduğunu göstermektedir. Bu, hiç kuşkusuz, tedbir devletinin ekonomik ilişkilere
müdahil olmadığı anlamına gelmez. Norm devletinin koruması dışında kalan üç grup söz
konusudur: (1) Siyasi takibat nedeniyle tedbir devletinin hedefinde olan bireyler, (2) emek
hareketinin örgütlü güçleri ve (3) elbette bir bütün olarak Yahudiler. Şayet tedbir devletinin
20
Meierhenrich, “An Ethnography of Nazi Law”, s. lxii, lxxi.
11
işlevi milli cemaatin dışında tutulan bu grupların mülksüzleştirilmesi, işsizleştirilmesi ve
topyekun haksızlaştırılması ise, norm devletinin işlevi de milli cemaate dahil olanların olağan
hayatlarına devam edebilmelerini sağlamaktır. Tedbir devleti ve norm devleti arasındaki bu
“işbölümü,” en azından savaşın başlamasına kadar, toplumsal ve ekonomik ilişkilerin kapitalist
bir çerçevede düzenlenmesi konusunda işlevselliğini muhafaza edebilmiştir. Bu durum, ikili
devletin bir geçiş fenomeninden ibaret olmayabileceği anlamına gelir. İkili devlet belli istikrar
örüntüleri yaratmaya ehil olan, dolayısıyla kalıcılık potansiyeli taşıyan bir yönetim tarzıdır.
Diktatörlük Kuramına Bir Katkı: Fraenkel ve Schmitt
Üzerinde durmak istediğim son bir nokta var, kitabın kuramsal/analitik merceğine dair
bir nokta... Genel olarak faşizm ve totalitarizm hakkında bir dizi mühim tespit ve görü içerir
kuşkusuz İkili Devlet. Ama kitabın kuramsal merceği, şayet bunları birer soruşturma
paradigması olarak düşünecek olursak, ne tam olarak “faşizm” literatürüne aittir ne de
“totalitarizm” literatürüne. Metnin başından sonuna Fraenkel’i meşgul eden esas mesele
“diktatörlük”tür, onun mahiyeti veya ne olduğu, Almanya’da nasıl ortaya çıktığı, nasıl yerleştiği
ve işlediğidir. Kitabın alt başlığı bunu zaten özellikle dile getiriyor ―İkili Devlet: Diktatörlük
Kuramına Bir Katkı. Bir tahakküm ideolojisi ve siyaseti olarak nasyonal sosyalizmin tarihsel
materyalist sosyolojisinden (misal Franz Neumann’ın Behemoth’u) yahut da totaliter deneyimi
mümkün kılan koşulların fenomenolojik analizinden (misal Hannah Arendt’in Totalitarzmin
Kökenleri) farklı olarak, aslında daha genel ve daha geleneksel bir soruna, “rejim” sorununa
odaklanır Fraenkel.
İkili Devlet, bu açıdan baktığımızda, Carl Schmitt’e ve onun diktatörlük kuramına karşı
girişilmiş bir polemiktir aynı zamanda. Hatta bir adım ileri giderek şunu söylemek bile
mümkün: Fraenkel’in kuramsal katkısını, kitabı ancak bu perspektiften okuduğumuzda tam
olarak takdir edebiliriz. Fraenkel çeşitli vesilelerle ve metnin pek çok yerinde Schmitt’e atıfta
bulunuyor; bu pasajların tafsilatlı bir etüdü, pekala ayrı bir yazı konusu dahi olabilir. Fakat
polemiğin cereyan ettiği esas mecra, metnin yüzeyinden ziyade alt katmanlarında, Fraenkel’in
şu veya bu pasajda ne söylediğinden ziyade diktatörlük fenomenini kavramsallaştırma tarzında
saklı. (Bu vesileyle, olası bir yanlış anlamaya da şimdiden dikkat çekmek faydalı olabilir.
“Schmitt’e karşı ama Schmitt’le birlikte düşünme” çabası değildir Fraenkel’inki. Schmitt’i
kuramcı olarak ciddiye alıp ondan yararlanmak ve/veya onunla hesaplaşmak ile “birlikte
düşünmek” arasında bir tutum farkı, hatta diyebiliriz ki bir entelektüel ethos farkı var. Bir tür
sol teorisizmin günümüzde Schmitt’e gösterdiği teveccüh ve Schmitt’le birlikte düşünme şevki,
daha önemlisi bu şevki besleyen kuramsal vehimler ―özellikle de Schmitt’in liberalizm ve
12
hukuk devleti eleştirisinden sol/demokratik bir imkan türetilebileceği vehmi― Fraenkel’in
düşüncesine bünyevi olarak aykırı unsurlar. Dolayısıyla vurgulamak gerek: Schmitt’in “sol”dan
nasıl okunması gerektiği konusunda son derece ayıktır Fraenkel.)
Schmitt’in 1921 tarihli ünlü kitabı Diktatörlük’te çizdiği kavramsal çerçeveyi kısaca
hatırlayalım.21 (1) Diktatörlük modernliğin siyasi dilinde ve tahayyülünde gereksizce
amorflaşmış ve ―Schmitt’e göre― haksızca itibarsızlaştırılmış bir mefhum olsa da, her keyfi
yönetim bir diktatörlük değildir. Nitekim Roma’daki otantik anlamıyla diktatörlük, olağanüstü
bir durum karşısında ve olağan durumun yeniden tesisi amacıyla siyasal gücün sınırlı bir süre
boyunca tek elde toplanmasını öngören bir tedbir ve restorasyon mekanizmasına işaret eder. (2)
Dolayısıyla diktatörlüğün varlık nedeni, yasanın ilgası değil ihyasıdır. Aynı nedenle, onun
kendinden menkul bir meşruiyeti de yoktur. Aksine meşruiyetini yasadan, yani yasanın bizzat
kendi askıya alınabilirlik koşullarını düzenlemesinden alır. (3) Schmitt, modern anayasaların
“sıkıyönetim” ve “olağanüstü hal” düzenlemelerinde varlığını sürdüren bu müesseseyi, onun
yasal yetkiye dayandığını ve özgül bir misyonla bağlı geçici bir statü olduğunu vurgulamak
üzere “görevli” veya “vekilî” (kommissarische) diktatörlük olarak tanımlar ve onu “egemen
diktatörlük” dediği şeyden ayırt eder. (4) Egemen diktatörlük, anayasal durum içinde ortaya
çıkan ve kamu düzenine nezaret edip onarmak üzere olağanüstü yetkilerle donatılmış olan vekilî
diktatörlüğün aksine, anayasal durumun ortadan kalktığı koşullarda yeni bir anayasayı inşa eden
kurucu gücün diktatörlüğüdür. Amacı, kriz halindeki bir düzeni restore etmek değil, yeni bir
düzen kurmaktır ve bu nedenle meşruiyeti hukuki değil siyasidir.
Fraenkel’in İkili Devlet’te yaptığı şey, bir anlamda, bu kavramsal çerçevenin Alman
siyasi gerçekliği karşısında test edilmesidir. Şu pasaja bakalım mesela: “Sıkıyönetime özgü tüm
güçlerle donanmış durumdaki nasyonal sosyalistler, kamu düzenini restore etmesi amaçlanan
anayasal ve geçici bir diktatörlüğü, anayasaya aykırı ve kalıcı bir diktatörlük haline
dönüştürebilmiş ve böylece sınırsız iktidara sahip nasyonal sosyalist devletin iskeletini
oluşturabilmişlerdir. Nasyonal sosyalist darbe, 28 Şubat 1933 tarihli Olağanüstü Hal
Kararnamesi’nin keyfi bir biçimde uygulanmasının eseri olup, vekilî diktatörlükten mutlak bir
diktatörlük yaratmıştır. Bu mutlak diktatörlüğün teşmil ve muhafaza edilmesi tedbir devletinin
ana görevidir.” (s. 5, abç.)
Schmitt’in diktatörlük tipolojisinin hem analitik imkanlarını hem de kavramsal
kısıtlılıklarını aynı anda gösteren bir pasaj bu. Nasyonal sosyalist rejim, evet, Schmitt’in kast
ettiği anlamda bir vekilî diktatörlük olarak başlamış, fakat anayasal durumu fiilen ortadan
21
Carl Schmitt, Dictatorship, çev. M. Hoelzl and G. Ward (Cambridge: Polity Press, 2014 [1921, 1928]).
13
kaldırarak Fraenkel’in tabiriyle bir “mutlak diktatörlük” haline gelmiştir. Ama bu mutlak
diktatörlük, Schmitt’in “egemen diktatörlük” dediği şey de değildir, zira yeni bir anayasa veya
yeni bir hukuk durumu tesis etmemiş, aksine hukuk devletini yerle bir etmiştir (bu arada,
Weimar Anayasası’nın Nazi iktidarı boyunca resmen yürürlükte kaldığını hatırlatalım).
Dolayısıyla Fraenkel’i meşgul eden asıl mesele, Schmitt’in aksine, anayasal düzenin
restorasyonu için öngörülen olağanüstü hal uygulamasının anayasayı fiilen ortadan kaldırmak
için kullanılması ve bunun yol açtığı rejiminin, yani müstakil bir diktatörlük tipi olarak ikili
devletin mahiyetidir.22
Fraenkel bu fenomeni layıkıyla tespit ve tahlil edebilmek için Schmitt’in vekilî ve
egemen diktatörlük ayrımının ötesine geçerek, bu iki ideal tip arasındaki gri bölgeyi
kavramsallaştırmaya yönelir. Daha önemlisi Fraenkel’in bunu yaparken Schmitt’in münhasıran
iki diktatörlük tipiyle ilişkilendirdiği “hukuki” ve “siyasi” meşruiyet kategorileriyle
hesaplaşmasıdır. Nazilerin iktidara yerleşme sürecini bu kategorileri tersyüz ederek okur
Fraenkel. Nazi diktatörlüğünü mümkün kılan mekanizma, bir yandan hukuki meşruiyetin
suistimal edilmesi, diğer yandan da siyasi meşruiyetin plebisiter araçlarla imal edilmesidir;
daha doğrusu, bu iki sürecin eşzamanlı ve döngüsel bir tarzda işletilmesidir. Hukuki
meşruiyetin suistimali, plebisiter rıza üretimini kolaylaştırıp tahkim ederken, plebisiter
meşruiyetin tahkimatı da yasal araçların her daim daha arsızca suistimalini mümkün kılar.
Diktatörlüğün şer döngüsüdür bu…
Bilmem ayrıca söylemeye gerek var mı ama, Fraenkel’i biz “yeni Türkiye” sakinlerinin
çağdaşı ve akranı kılan şey de bizzat bu şer döngüsü değil mi zaten?
22
Schmitt ve Fraenkel’i diktatörlük kuramına katkıları bakımından karşılaştıran daha tafsilatlı bir tartışma için
bkz. Andrew Arato, “Good-bye to Dictatorships?”, Social Research, v. 67, no. 4 (2000), s. 925-955.
14