1
SEKİZİNCİ BÖLÜM
21’ NCİ YÜZYILDA GÜVENLİK VE İSTİHBARAT
TÜRK ULUSAL GÜVENLİK SİSTEMİ İÇİN SONUÇLAR
8.1. 21 NCİ YÜZYILDA GÜVENLİK VE İSTİHBARAT:
8.1.1. Geleceğin Güvenlik Ortamı ve Parametreler:
21’ nci Yüzyıla girerken dünya politikalarındaki hızlı değişmeler
bugüne kadar yerleşmiş dengeleri altüst etti. Sınırların değiştiği, düzenleyici
ve denetleyici güçlerin belirsizleştiği, çeşitli grupların geleneksel ulus-devlet
yapısını zorladığı, bölgesel istikrarsızlık ve çatışmaların hakim olduğu bir
güvenlik ortamı meydana geldi. Güvenlik alanında sivil ve askeri faaliyetlerin
kapsam alanı genişlemeye devam ederken siyasi, ekonomik, toplumsal ve
teknolojik gelişmelerin güvenlik stratejilerine katkıları önem kazandı. Yeni
konjonktürde gelişmiş ülkeler güvenlik kavramına geçmişten farklı anlamlar
yüklemektedir.
Güvenlik kavramı, tehdit ve risk algılamaları ile sürekli değişikliğe
uğramaktadır. Uluslararası güvenliğin karşısındaki yeni sorunlar, çok yönlü bir
yaklaşımın uygulanmasını gerektirmektedir. 21’ nci Yüzyıl dünyasında bir
yandan devlet dışı aktörler güvenlik ortamını daha da kaotik ve bulanık hale
getirirken, bu tür aktörlerin yarattığı tehditler ile başa çıkmak için bölgesel ve
küresel düzenlemelere ihtiyaç duyulmaktadır. Küreselleşme ile ekonomi ve
güvenlik kavramları birbirinden ayrılmayacak şekle bürünmüş ve eko-
güvenlik kavramı ön plana çıkmıştır. Bundan da en basit şekilde, geleceğin
rekabet konularının daha çok ekonomik kaynaklar üzerine olacağı
anlaşılmaktadır.
21’ nci Yüzyıl modern iletişim ve ulaşım vasıtalarının getirdiği güvenlik
endişelerinin bir tanesi de artan karşılıklı bağımlılığın sonuçlarıdır. Daha
akışkan hale gelmeleri nedeni ile bilgi ve ekonomi; güç mücadelelerinin
anahtarı olacaktır. İnternet, bilgisayar ve uydu vasıtaları gibi bilgi teknolojisi
unsurlarının getirdiği güvenlik zorlamalarına bağışıklık kazanmanın yanında
küreselleşmenin ortaya çıkardığı; özelleştirme vasıtası ile uluslararası ticaret,
uluslararası sermaye akışı ve uluslararası para sistemine bağımlılık gibi
ekonomik elementlerin ülke güvenliğine etkilerinin dengelenmesi ulusal
güçlerin önündeki en önemli güvenlik problemleri olacaktır.
Uluslararası güç mücadelelerinin bir boyutunu ise ulusal çıkarların
temininde açık ve örtülü güç kullanımı, hegemonya arayışının devam
ettirilmesi ve diğer yandan potansiyel rakiplerin güçlenmesinin önüne
geçilmesi ile ilgili stratejiler oluşturacaktır. Koalisyonlar ve geçici ittifakların
yaşanmaya devam edeceği bu mücadele içerisinde askeri güce ve örtülü
faaliyetlere başvurulmaya devam edilecektir. Bütün bunlar yapılırken kolektif
güvenlik unsuru ancak hegemonik güçlerin amaçlarına hizmet eden bir vasıta
olmaya devam edecek ya da BM hukuku da dikkate alınmayabilecektir.
Batılı ittifaklar sisteminin kurulduğu 1949 yılından günümüze hiçbir
zaman uluslararası ilişkiler bu kadar değişken olmamıştır. Soğuk Savaşın
2
sona ermesi dünya düzenini değiştirmiş, fakat bu önemli olayın etkileri tam
olarak dünyayı etkilememiş, etkileri hala açığa çıkarılamamıştır. Geleceğin
güvenlik parametreleri ile ilgili pek çok öngörü bulunmaktadır. Bunlardan
dikkati çeken bazılarını not etmekte fayda bulunmaktadır.
ABD’nin en önemli düşünce kurumu olan RAND’a göre global düzen
21’ nci Yüzyılda aşağıda belirtilen temel belirleyici oluşumlar etrafında
şekillenecektir1.
(1) Rusya ve Çin'deki demokratikleşme ve serbest pazar ekonomisinin
kaderi.
(2) Merkezi ve Doğu Avrupa’nın kıtanın politik-ekonomik yapısına nasıl
entegre olacakları ve Rusya'nın buna nasıl karşılık vereceği.
(3) Avrupa Birliği’nin entegrasyonun ulaşacağı seviye ve kapsam.
(4) Orta-Doğu'nun iç dinamikleri, özellikle Arap-İsrail barış sürecinin
sonucu.
(5) Uzak Doğu Asya-ABD ilişkilerinin gelişimi ve Çin'in Asya ve Dünya
da oynamak istediği roller konusundaki seçenekleri.
(6) NBC silahlarının yayılma derecesi ve niteliği.
ABD Ulusal İstihbarat Konseyi ise yakın geleceğin parametrelerini;
Asya’da yeni güç dengelerinin ortaya çıkışı, Avrasya’nın gerilemesi, Orta
Doğu’daki çatışmalar ve Transatlantik bağdaki bölünmeler olarak
öngörmektedir. Önümüzdeki dönemin en önemli karakteristikleri 2;
- Güç dengeleri ve jeopolitik dengede yaşanan değişim,
- Globalleşmedeki çelişkiler,
- Hükümet (Yönetim)’lere karşı yeni tehditler,
- Özellikle terörizm kaynaklı güvensizlik duygusunun yayılması
şeklinde ortaya çıkacaktır. Bunlara; küreselleşmenin yarattığı sorunları ve
yükselen yeni güçlerin güç dengelerindeki muhtemel etkilerini ekleyebiliriz.
21’ nci Yüzyıl için belirsizliklerin somutlaştıkları alanlar; AB’nin geleceği
ve Almanya, Fransa ile İngiltere arasındaki ilişkilerin ne yönde gelişeceği;
ABD’nin global politikalarına karşı gelişebilecek tepkinin düzeyi; Rusya ve
Çin’in gelecekte uluslararası alandaki konumlarının ne olacağı; Kore
yarımadasındaki sorunlar; Basra Körfezindeki riskler ve güç dengesi; Güney
Çin Denizi’ndeki güç mücadelesi; Afrika’da etnik, dinsel ve kabile çatışmaları;
Ortadoğu’da beklenen köklü değişiklikler; Uzayın silahlanması; yeni silah
sistemleri ve askeri teknolojinin yaygınlaşma düzeyi olarak görülmektedir 3.
1
Zalmad KHALILZAD ve Ian O. LESSER: a.g.e., (1998), 33.
2
National Intelligence Council: Mapping The Global Future, (Washington D.C., Government
Printing Office, Dec 04), 25.
3
Yavuz Gökalp YILDIZ: Stratejik Vizyon Arayışları ve Türkiye, DER Yayınları, (İstanbul,
2001), 14.
3
2010’lu yıllarda çok-kutuplu bir dünya olasıdır ve büyük güçler
arasında enerji ve hammadde kaynaklarının denetimi, pazarların paylaşımı
ve teknolojinin kontrolü alanında rekabet devam edecektir. Bu rekabetin
düzeyi ve doğası uluslararası istikrarın belirleyici anahtarı olacaktır. Çünkü 21
nci Yüzyılın ittifakları ideolojik ya da dogmatik temelden daha çok belirli
hedeflere dayanan çeşitli koalisyonlar şeklinde olacaktır.
En azından gelecek 15 yılda ABD’nin rolü; dünyanın şekillenmesi ve
devlet veya devlet olmayan aktörlerin izleyeceği politikaları seçmelerinde
önemli bir etken olacaktır. ABD merkezli politikalara ilave olarak uluslararası
kuruluşlar, hükümet dışı organizasyonlar, çokuluslu şirketler ve diğer
kuruluşlar da ulusal ve uluslararası politikaların yürütülmesinde etken rol
oynayacaklardır. Sonuç olarak, 2025’in dünyası 2006’dan oldukça belirgin bir
şekilde farklı olacak ve global güvenlik ortamı bugün karşılaştığı önemli
sorunlardan çok daha farklı uluslararası tehditlerle yüz yüze gelecektir.
Uluslararası güvenliği etkileyecek parametreler ABD merkezli diğer bir
bakış açısından aşağıdaki gibi değerlendirilmektedir 4;
(1) Politik kimlik; biz ve ötekiler anlayışı ile kimlik ayırımında sadık ve
sadık olmayan devlet/pazar gibi yeni yöntemlerin ortaya çıkması; yeni
terörizm çeşitleri; medeniyetler çatışması riski; iç istikrar için daha fazla
hassasiyet ihtiyacı; din ve diğer olguların oluşturduğu devlet dışı aktörlerden
gelen tehditler.
(2) Global demografi; zengin ülkelerin yaşlanması, bazı fakir ülkelerde
genç nüfus patlaması, özellikle askeri alanda eleman bulma zorluğu, göç
baskısı, başarısız veya başarısız olmakta olan ülkelerle ilgilenme gereği..
(3) Çevre sorunları; felaket veya krizlerin ulusal düzeyin üstünde
bölgesel veya global olma riski; yiyecek ve enerji güvenliği gibi trendleri takip
ihtiyacı.
(4) Devlet ve hukukun rolü; küresel ekonomi ve teknolojinin devlet dışı
aktörleri güçlendirmesi; devletin rolünün koalisyonlara kayması ve
uluslararası hukuk alanında devlet yerine bireyin öne çıkması.
(5) Bugünkü ABD dış politikasının devamı halinde ABD politikalarına
asimetrik düşmanların karşı koyması; ABD’nin müttefikleri ile birlikte daha
geniş kapsamlı hareket etme ihtiyacı; ABD istihbarat fonksiyonlarının
yaygınlaşması; dünya gündeminin ABD tarafından belirlenmesinde ABD
inisiyatifinin elde tutulması.
21’ nci Yüzyıla yönelik eğilim ve parametre arayışlarına bir katkı da 11
Eylül sonrası ile ilgili değerlendirmelerden gelmektedir. Brzezinski’ye göre 11
Eylül saldırıları zaten bildiğimiz ama daha önce su yüzüne çıkmamış birkaç
temel uluslararası eğilimin ortaya çıkmasını hızlandırmıştır 5;
4
Gregory F. TREVERTON: Emerging Threats To National Security, Testimony, Rand
Corporation, (Arlington, 2005), 9-11.
5
Zbigniew BRZEZINSKI: a.g.e., (2004), 109-110.
4
(1) Sadece Amerika ve rakipleri arasında değil, Amerika ve müttefikleri
arasındaki askeri imkân ve kabiliyetlerdeki boşluğun genişlemesi.
(2) Avrupa’nın politik-askeri birleşmesinin, ekonomik entegrasyonunun
önemli derecede gerisinde kalması.
(3) Rusya’nın, kendi bölgesinde varlığını sürdürebilmesi için Batı’nın
küçük ortağı olmaktan başka seçeneği olmadığının kendisi tarafından artan
bir şekilde farkına varılması.
(4) Çin’in zorlu yerel değişimini yönetebilmek için uluslararası ortamda
sessiz bir durgunluğa ihtiyacı olduğu fikrinin Çinli liderler arasında oluşan bir
fikir birliğiyle ortaya çıkması.
(5) Japonların ülkelerinin uluslararası ortamda ciddi bir askeri güce
dönüştürülmesini içeren seçkin politik eğilimlerin artışı.
(6) Tek yanlı bir Amerika’nın, kolektif düzenin tamamına karşı bir tehdit
olabileceği düşüncesinin dünya çapında yayılan bir anlayış olması.
Yukarıda sıralanan tüm temel varsayımları dikkate alınarak 21 nci
Yüzyıl güvenlik ortamını daha geniş ölçekli bir bakışla; uluslararası güç
dengesinin geleceği ve bu mücadelelerin şekli, Avrupa-Atlantik bağı, ABD’nin
geleceği, uluslararası güvenlik kurumları, eko-güvenlik ve ideal dünya düzeni
başlıkları altında inceleyeceğiz.
8.1.2. Uluslararası Güç Dengesi:
1990’da Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte iki kutuplu dünyadaki
ideolojik ve stratejik temel tehditler ortadan kalkmıştır. Soğuk Savaş sonrası
oluşan global güç dengesini aşağıdaki şekilde özetleyebiliriz 6; (1) ABD,
uluslararası sistemin merkezi, ekonomik, politik ve stratejik süper gücüdür.
(2) Almanya, Avrupa Birliği’nin merkezi ekonomik gücüdür. Ancak nüfusu
2000 yılı içinde 750 bin civarında gerilemiştir ve gerileme her yıl devam
etmektedir. (3) İngiltere, Atlantik-Avrupa ekseninin denge ve köprü gücüdür.
(4) Fransa, Avrupa’nın BM’deki daimi temsilcisi ve nükleer gücüdür. Etkinliği
giderek azalmaktadır. (5) Rusya, Avrasya Ana Kıtası’nın jeopolitik ve merkez
askeri gücüdür. (6) Çin, Asya-Pasifik ekseninin demografik ve ekonomik,
denge gücüdür. (7) Japonya, uluslararası ekonomi-politiğinin denge gücüdür.
ABD’den sonra en dünyanın ikinci büyük ekonomisidir.
ABD, dünyanın tüm bölgelerine her türlü müdahalede bulunabilecek
tek süper devlet haline gelmiştir. Dünyanın tek kutuplu hale gelmesinin iki
temel sonucu; ABD’nin hegemonik gücünün kontrol edilemez ve
sınırlandırılamaz hale gelmesi ve diğer ulusların, ulusal çıkarlarına yönelik
dış politika uygulama olanağına kavuşmalarıdır 7. Ne var ki, diğer ülkelerin
ulusal dış politikalara yönelmelerinin ABD’nin kontrolü dışında olamayacağı
kısa sürede anlaşılmıştır. Güç dengesindeki bu tarihsel dönüşümle ABD,
dünyayı yeniden şekillendireceği, tarihin en büyük fırsatını yakaladığını
6
Harp Akademileri Komutanlığı: Geçmişte ve 21 nci Yüzyılda Savaşlar, Stratejiler ve
Stratejler, Harp Akademileri Basım Evi, (Yenilevent-İstanbul, 2002), 336.
7
Erol BİLBİLİK: Amerikan Kuşatması, Otopsi Yayınları, (İstanbul, Ağustos 2003) 22.
5
görmüş ve vakit kaybetmeksizin kurallarını kendi koyduğu bir yeni dünya
düzenini şekillendirmeye başlamıştır.
1947 yılına kadar Fransa ve İngiltere gibi ülkeler dünyayı
sömürgecilikle yönetirken günümüzün süper gücü ABD, Soğuk Savaş
döneminde ve günümüzde yöntem değiştirerek aşağıdaki kombinasyonlar
içerisinde hegemonyasını sürdürmektedir:
- Uluslararası siyasi düzeni; BM Örgütü ve G-8’ler vasıtasıyla,
- Uluslararası ekonomik politik düzeni; Finans Kuruluşları IMF ve
Dünya Bankası vasıtasıyla,
- Soğuk Savaş Döneminde kurulan Siyasi ve Askeri bölgesel
ittifaklar;
* Atlantik-Batı Avrupa -Türkiye arasında kalan bölgede NATO,
* Güney Asya’da SEATO (Pakistan-Japonya arası bölgede),
- Ekonomik/ Politik Bölgesel ittifaklar;
* APEC (Asya-Pasifik Ekonomik İş Birliği Forumu),
* AB-Transatlantik (NATO-Avrupa Bölgesi ) İttifakı,
* NAFTA (Kuzey Amerika Serbest Ticaret Antlaşması).
Uluslararası güç dengesi sıralaması 1900’de sırasıyla, İngiltere,
Almanya, Fransa, Rusya ve ABD şeklindeydi. 1960’ta liderlik ABD ve Rusya
(SSCB)’ya kaydı. Bu yıllarda Japonya, Çin ve İngiltere çok geride kaldı.
2000’de ABD tek başına tepede, Çin, Almanya, Japonya ve Rusya onu
izlemektedir8. 19’ ncu Yüzyılın başlarında Almanya’nın, 20’ nci Yüzyılın
başlarında ABD’nin dünya dengelerini etkileyecek şekilde ortaya çıktığı gibi,
21’ nci Yüzyılda küresel güç olma yolunda ilerleyen ülkelerin dünyanın
jeopolitik dengelerini değiştireceği ve bunun potansiyel etkilerinin bütün
dünyayı etkileyeceği tahmin edilmektedir.
21’ nci Yüzyılda tek başına sıçrama yapma şansı olan ülkeler arasında
dört ülkenin ismi öne çıkmaktadır. Bunlar dünya imalat sanayinin en büyük
gücü olma yolunda ilerleyen Çin, yazılım alanında başlattığı atılımı ekonomik
büyümesiyle hızlandıran Hindistan ile atılım yapmaları halinde bu ülkelere
katılma potansiyeli olan Rusya ve Brezilya’dır. 20 nci Yüzyıla Amerikan
yüzyılı denildiği gibi, 21’ nci Yüzyıla -başta Çin ve Hindistan olmak üzere,
yeni gelişen bazı ülkelerin güç merkezi olarak ortaya çıkış zamanı denilebilir.
Politik ve ekonomik gücü hızla artması beklenen Çin ve Hindistan’ın hızlı
ekonomik gelişimi, büyüyen askeri kapasitesi, yüksek teknolojiyi etkin
kullanmaları ve artan nüfusları bu değişimin temel faktörleri olacaktır.
Diğer yükselen güçler9 olarak görülen Brezilya, Endonezya ve Rusya;
Çin ve Hindistan gibi benzer politik etkiler yaratacak olmamalarına rağmen,
ekonomik gelişimlerini sağlayacaklardır. Brezilya, Güney Afrika, Endonezya
8
Zbigniew BRZEZINSKI: a.g.e., (2004), 279.
9
National Intelligence Council: a.g.e., (Dec 04), 51.
6
ve hatta Rusya’nın Çin ve Hindistan’ın yükselen rolünü destekleyecekleri
öngörülmektedir. Buna karşın Avrupa, Japonya ve belki de Rusya’nın,
yaşlanan nüfuslarının etkilerine rağmen, güçlerinde herhangi bir değişim
olmayacaktır.
Türkiye’nin ekonomik boyutları, eğitim düzeyi ve teknoloji birikimi ile
küresel olarak yükselen ülkeler arasında yer alması zor gözükmektedir.
Türkiye’nin başarısı küreselleşmeden ağır darbe almadan gelişebilmesi ve
küresel ekonomide ağırlığı olan bir grup içerisinde yer almasına bağlı
olacaktır10. Ancak öte yandan Türkiye, gerçekten bir güç merkezi olabilmek
için; ulus-devlet yapısı, egemenliği ve bağımsızlığı ile birlikte, ülke
bütünlüğünü koruyarak; ulusal gücünü artırmalı ve kendi ulusal çıkarları
doğrultusunda bağımsız güç poltikaları uygulayabilme yeteneğini elinde
bulundurmalıdır.
Yükselen güçlerin ABD’nin rakibi olması henüz kesin değildir.
Avrupa’nın ABD’nin rakibi olabilecek bir siyasi güç için gerekli bütünlüğe
ulaşması çok zaman alacaktır. Eski ana Avrupa güçleri İngiltere, Almanya ve
Fransa; ABD ile aradaki güç boşluğunu kapatamayacak kadar zayıftırlar.
Çin’in rekabet edecek bir güce ulaşması için en az daha iki nesil zamana
ihtiyaç vardır. Çin, yüksek oranlı ekonomik büyümesini ve iç siyasi istikrarını
korusa bile alt yapı sorunları ve sınırlı cazibesinden dolayı bölgesel bir güç
olarak kalabilir.
Rusya ve Japonya’nın ise ABD’nin gücüne alternatif olması
beklenmemektedir. Rusya’nın ana hedefi doğudaki sınırlarını Çin’e
kaptırmamak için sosyo-ekonomik olarak kendine gelmektir. Nüfusu yaşlanan
ve ekonomisi yavaşlayan Japonya’nın bir süper devlet olması
beklenmemektedir. Uzun vadeli olarak ulusal bütünlüğü ile ilgili sorunlarla
karşı karşıya olan Hindistan’ın bir süper devlet olması zor görünmektedir 11.
8.1.3. Avrasya’da Beklenen Değişimler:
Avrasya düzlemindeki ilişkilerin geleceği uluslararası güç dengesi için
başta gelen belirleyici faktörlerden biri olacaktır. Bölgedeki ilişkilerin geleceği
bakımından; Rusya’nın, NATO ve ABD ile olan teması ihtiyatlı bir şekilde
muhafaza ettireceği, ABD’nin Çin ile terörizmle mücadele ve ekonomik
gelişime dayanan ortak menfaatler üzerine kurulu işbirliğini geliştirecek
şekilde bir politika uygulayarak, etki sahasındaki ülkelerdeki askeri varlığını
güçlendirmeye devam edeceği görülmektedir. Orta Asya, Güney Asya ve
Güneydoğu Asya, terörizme karşı gerçekleştirilen uluslararası seferberliğin
başlıca cepheleri haline gelmiştir. Hindistan ve Pakistan arasındaki gerilim
henüz hafiflememiştir. Kore Yarımadasını yeniden birleştirme ve barıştırma
süreci kesintiye uğramıştır. Yarımadadaki nükleer silahlanma tehlikesi
artmaya devam etmektedir.
Dünya çapında Çin’in büyük güç olma arzusu, Çin’in askeri gücünün
etkisi ile paralel olarak ekonomik büyümesi de bölgedeki diğer ülkeleri
10
Osman ULUGAY: Türkiye’ye Avrupa’nın Dışında Hayat Var mı?, Milliyet Gazetesi, (20
Ocak 2004).
11
Zbigniew BRZEZINSKI: a.g.e., (2004), 15-16.
7
etkileyecektir. Doğu Asya ülkeleri, yakın ekonomik ve politik bağ kurarak
güçlenmiş Çin’in gelişimine adapte olacaklardır. Çin’in yükselişinin rahat ve
sorunsuz bir şekilde olup olmayacağı kesin değildir 12. Hindistan’ın yükselişi
bölgesinde daha stratejik komplikasyonlar oluşturacaktır. Hindistan
bölgesinde ekonomik cazibe merkezi olacak ve onun gelişimi sadece Asya’da
değil aynı zamanda Merkezi Asya, İran ve diğer Orta Doğu ülkelerinde de
etkiler yaratacaktır.
Rusya’nın enerji kaynakları ekonomik büyümesinde etkin rol
oynayacaktır. Ancak; düşük doğum oranı, yetersiz sağlık hizmetleri ve AIDS
hastalığının yayılma riski sebebiyle Rusya’nın nüfusunda muhtemelen büyük
oranda azalma yaşanacaktır. Rusya’nın güçsüz güney komşularında ortaya
çıkan radikal İslami terör ve etnik sebebe dayalı çatışmaların devam edeceği
tahmin edilmektedir. Kafkaslardaki özerk devletlerin bağımsızlık istekleri ve
yıkılma riski, bölgedeki gerilimi ve çatışmaları kalıcı kılacaktır. Bütün bu
sosyal ve politik faktörler Rusya’nın başlıca global oyunculardan biri olmasını
sınırlamasına rağmen, 2020’nin kompleks dünyasında hem ABD ve Avrupa
hem de Çin ve Hindistan ile ortaklık kurabilirse, Rusya önemli bir güç
olabilecektir.
Genel olarak Asya, gelecek 15 yıl içerisinde global güç dengelerindeki
değişimin en önemli aktörü olacaktır. Belirgin olmayan Çin ve Hindistan’ın
yükselişinin yavaş bir geçişle olup olmayacağıdır 13. Karşılıklı yardımlaşma
artarken, yüksek teknolojiyle artan yatırımların etkisiyle büyüyen Asya pazarı,
bölgenin çok geniş alanlara yayılmış ekonomik bölgelerle rekabet imkânını
artıracaktır. Asya devlerinin yükselişi ile birlikte, ABD’nin kıtadaki ekonomik ve
teknolojik avantajları kaybolabilir.
Merkezi Asya ve Kafkaslar; gittikçe sayıları artan çalkantı içinde ve
içten içe kaynayan devletler, radikal İslamcı fanatizmin genişlemesi, enerji
koridorlarının rekabeti nedeniyle problem sahalarının arttığı bölge olacaktır.
Patlamaya hazır bölge ülkeleri; Rusya, AB, Çin, Hindistan ve ABD gibi dış
güçlerin müdahalesine açık olabilecektir. Rusya kendi iç problemleri ile
mücadele ediyor olmasına rağmen, bölgede kontrolü sağlamak için daha
fazla aktif olmaya gayret edecektir.
Uzakdoğu’da uluslararası güvenlik ortamının şekillenmesinden
kaçınılmaz biçimde etkilenecektir. Bu şekillenme büyük ölçüde önde gelen iki
Doğu Asya devleti olan Japonya ve Çin’in Amerika ile etkileşimine dayalı
olacaktır. Seçeneklerden biri ABD-Çin-Japonya arsında sağlanacak stratejik
işbirliği üçgenidir. Önümüzdeki on yıllık süre içerisinde bölgede
gerçekleşmesi en olası durum ise Çin’in bölgenin büyük gücü olarak
yükselmesi, Japonya’nın askeri gücünü artırma gayreti ve Amerika’nın her
ikisine de hükmetmeye çalışmasıdır.
12
2003 yılında RAND isimli şirket gelecek 10 yılda hızlı gelişen Çin ekonomisinin başlıca 8
risk altında olduğunu belirlemiştir; Kırılgan Finansal Sistemler ve devlet teşebbüsü, Rüşvetin
ekonomik etkileri, Su kaynakları ve aşırı nüfus, Doğrudan yabancı yatırımcının azalma
ihtimali, HIV/AIDS ve salgın hastalıklar, İşsizlik, yoksulluk ve sosyal huzursuzluk, Enerji
tüketimi ve fiyatlar, Tayvan ve diğer ülkeler ile olacak potansiyel anlaşmazlıklar.
13
National Intelligence Council: a.g.e., (Dec 04), 111-119.
8
8.1.4. Uluslararası Güç Mücadelelerinin Şekli:
1990’lardan itibaren Körfez Savaşı, Bosna-Hersek, Afganistan ve Irak
Savaşı gibi örnekler hegemon güçlerin liderlik ettiği NATO, BM veya
koalisyon şeklinde konvansiyonel kuvvetlerin kullanıldığı klasik savaş
taktiklerinin hala geçerli olduğunu göstermektedir. Soğuk Savaş sonrası
genel güvenlik ortamının gerektirdiği askeri strateji için geçerli dört temel
konsept; stratejik nükleer caydırıcılık ve savunma, ülke dışında varlık
bulundurma, bölgesel krizlere müdahale, ihtiyaç duyulan askeri kabiliyetlerin
yapılandırılması, savunma planlamalarına yön vermektedir. Ancak 21 nci
Yüzyılın değişen güvenlik ortamının tehditlerini karşılamada askeri gücün ve
hatta askeri zaferin tek başına yeterli olmadığı Irak Savaşı ile daha da
belirgin olarak ortaya çıkmıştır. Uluslararası güç mücadelesinin daha çok geri
planda örtülü yollarla yapıldığı ve savaşların burada kazanıldığı açıktır.
Gelecekte güvenlik ortamı ekonomik olarak gelişmiş ve ulusal gücünü
etkin olarak kullanabilen büyük güçlerin örtülü ve açık güvenlik vasıta ve
yöntemlerine göre şekillenecektir. Az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerin
iç sorunlarının çözümü ya da çözümsüzlüğü uluslararası alanda güvenlik ve
tehdit tezlerini doğrudan ilgilendirmeye devam edecek ve bu hassasiyetleri
istismar edilecektir. Aynı şekilde bu ülkeler açısından bir yandan
demokratikleşme ve ekonomik kalkınmaya önem verilirken, diğer yandan
çeşitlenen ve artan tehdit unsurları ile birlikte devam eden silahlanma ihtiyacı
kalıcı bir güvenlik gereksinimidir.
“Asimetrik tehdit” gibi yeni kavramlar güvenlik üretiminde farklı çözüm
arayışlarını da beraberinde getirmektedir 14. Asimetrik güç farkı, zayıf
devletlerin güçlü ile mücadelesinde terör vb. düşük yoğunluklu çatışma
yöntemlerine başvurmasını ve hegemonyayı temsil eden sansasyonel
hedeflere yönelmesine yol açacaktır. 11 Eylül saldırıları, asimetrik tehdit
anlayışını belirginleştirmiş ve boyutlandırmıştır. Söz konusu saldırılar esas
itibariyle küresel hegemonik gücün üç temel ayağına yapılmıştır. Hedeflerden
birincisi, dünya finansmanının egemen gücü ABD’nin finans kapitalinin beyni
olan İkiz Kuleler’i; ikincisi, Amerika’nın silahlı gücünün merkezine olan
Pentagon’u; üçüncüsü ise ABD hegemonik gücünün iktidarını temsil eden
Beyaz Saray’ı hedef almıştır. Asimetrik tehdidin büyümesi halinde, terörizm
ve iç çatışmalar nedeniyle uluslararası ticarette artan güvenlik kaygıları ve
masraflar ile sınır bölgelerinde kontrollerin artması küreselleşme sürecine ara
verebilir15.
21’ nci Yüzyılın ilk çeyreğinde, önceki yüzyıllarda yaşanan yerel
çatışmaların dünya savaşına dönüşmesi ihtimali son derece düşük olacaktır. I
nci ve II nci Dünya Savaşları ve Soğuk Savaş döneminde kurulan katı
ittifaklar gerçekte çok küçük çaplı olan bölgesel çatışmaların bile hızla
yayılmasına sebep olmuşlardır. Ancak günümüzde; Tayvan’da veya Hindistan
14
Genelkurmay Başkanlığı: Küreselleşme ve Uluslararası Güvenlik Sempozyumu Bildirileri,
Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, (Ankara, 2003). Kerem
ALKİN: Oturum Sonuçları, 307.
15
National Intelligence Council: a.g.e., (Dec 04), 93.
9
ve Pakistan arasında çıkacak herhangi bir çatışmada bile, dış güçler ve
önemli aktörler bölgesel çatışmaların yayılmasını sınırlamak isteyeceklerdir.
Bütün bunlara ilave olarak, giderek artan global finans desteğine olan ihtiyaç,
çokuluslu şirketler ve dünya ticaretinin birbirine bağımlı hale gelmesi büyük
güçler arasındaki çatışma ihtimalini ortadan kaldıracaktır. Fakat bu sebeplerin
hiçbirisi, büyük güçler arasındaki çatışma ihtimalini tamamen ortadan
kaldırmayacaktır. Bazı bölgelerde çatışmaların önlenmesi için etkin
mekanizmaların olmaması, yükselen milliyetçilik duyguları ve her iki tarafın
birbirini yeterli olarak anlayamaması bölgesel çatışma riskini artıracaktır.
Soğuk Savaş sonrası ulusal gücün kapsamı daha karmaşık ve bu
gücün diğer ülkelere tatbiki daha zor hale gelmiştir. Karşılıklı bağımlılığın
manipüle edilmesi gibi gücün yumuşak şekillerinin kullanılması daha önemli
hale gelmiştir. Ülkenin uzun dönemli ekonomik güçlülüğü ulusal gücün sert ve
yumuşak şekillerinin kullanımı için temel teşkil etmektedir 16. Güvenlik
politikaları için en önemli sorun ise uygulanacak (diplomatik, ekonomik,
askeri) gücün en uygun karışımının bulunmasıdır. Gerek çok güçlünün savaş
dışı yollar ile amacına ulaşma isteği, gerekse güçsüzün başvurabileceği
kısıtlı yöntemler; 21’ nci Yüzyıl boyunca evrimleşen düşük yoğunluklu
çatışmaları gündemde tutacaktır.
Enerjinin maliyeti ve güvenli temini hegemon felsefeyi temsil eden
Anglo-Amerikan yaklaşımın en öncelikli hedefidir. Bu yaklaşım güvenlik ve
ekonomi konularını birbirine büründürerek, iç ve dış politika arasında bir
köprü kurmaktadır. Bu kapsamda; AB, Japonya ve Çin gibi ekonomik güçlere
karşı politikaların tespitinde ekonomi ve güvenlik konularının entegre olduğu
yaklaşımlar seçilmektedir17. Anglo-Amerikan gündemin diğer bir strateji temeli
ise serseri devletler yaklaşımıdır. Amerikalı ve İngiliz planlamacılar,
yarattıkları idealler ve standartlar arasında bir denge kurulmasının dünya
düzeninin kurulmasında yasallık sağlayacağını düşünerek, birlikte kararlı ve
etkili bir şekilde hareket edilmesi halinde iki ülkenin temel çıkarlarının
korunacağını düşünmektedir.
Bununla beraber ABD kaynaklı olarak gerek serbest piyasa, gerekse
“demokratikleşme” girişimleri şeklinde bütün ülkeleri homojen görme
iddiasına dayanan politikalar, müdahaleler, uygulamalar ülkelerin tarihsel,
siyasal, ekonomik ve toplumsal yapısına uymamakta, yeni sorunların ortaya
çıkmasına sebep olmaktadır. Hegemonik güce sahip devletlerin; farklı
bölgesel ve ülke koşulları ile özgünlükleri dikkate almayan politikaları; hem
kendilerine karşı toplumsal ve siyasal muhalefetin güçlenmesine hem de
müdahalelerin yapıldığı devlet ya da ülkede ciddi bir istikrarsızlık sürecinin
temelini oluşturmaktadır.
Global düzende ulusal devletler hâkim rollerini devam ettirecekler
ancak, başta ekonomik ve kültürel boyutu olmak üzere küreselleşme ve
teknolojilerin yayılması, -özellikle bilgi teknolojisi, devletlerin aşması gereken
16
Jr. S. Nye JOSEPH: American Power and a Post-Cold War World, Aspen COLO: In
Facing the Future: American Strategy in the 1990s Aspen Institute, (1991), 36, 40-54.
17
Walter Russell MEAD a.g.e., (2002), 79.
10
önemli güvenlik erozyonlarına neden olacaklardır. 1990’lı yılların güvenlik
sorunlarını etkisiz hale getiren rejimler 2020’li tehditlerini baskı altına almak
için dayanıklılık kazanmış olacaklardır. Bu döneme kadar devletler
demokratikleşme için yeni baskılarla karşılaşacak fakat ortaya çıkacak yeni
ve kırılgan demokrasiler ülkelerin gelişimi ve hayatta kalabilmesi için yeterli
ve uyumlu bir kapasite sağlamayacaktır.
Bakış açısına ya da kavrama yüklenen anlama göre farklı şekillerde
tanımlanan demokrasi; özü itibariyle etnik, dinsel, ırksal ayrımları aşan bir
siyasal kültürü gerektirirken, bir hegemonya aracı olmaya devam edecektir 18.
Kaynaklar ve bölgesel üstünlüğe ilişkin rekabet arttıkça sosyo-politik
bölgelerin bir araya gelip çakıştığı kesişim noktalarında, muhtemelen yeni
hegemonyalar ortaya çıkacaktır19. Bu bölgesel hassasiyet noktalarının zengin
doğal kaynaklara özellikle de petrole sahip olması sebebiyle, ekonomik
bölgeler gelişmiş ülkelerin çıkar alanları içerisinde olmaya devam edecektir.
Günümüz ile 2025 yılı arasında Batı’nın çıkarlarını tehdit edecek ciddi bir
bölgesel güç ortaya çıkması çatışmaları muhtemelen kaçınılmaz kılacaktır.
Hegemonyacı güçler açısından hedef ülke ya da ülkelerin; askeri
gücünün bağımlılığı, ulusal savunma sanayilerini geliştirememeleri, ileri
teknolojiye sahip silahlara ve en önemlisi hâkim güçlerin kendilerini tehdit
edecek füze ve kitlesel imha gücü olan silahlara sahip olmalarının
engellenmesi büyük önem taşımaktadır. Silahsızlandırma ve silahların
sınırlandırılması bu amaca hizmet edecek şekilde kullanılmaktadır. Bu
noktadan bakınca bugün gelişmiş ülkelere biyolojik ve kimyasal başlıklı füze
tehdidi dışında herhangi bir askeri tehdit kalmamıştır. Bu nedenle AB ülkeleri
ve diğer gelişmiş ülkeler, sınırların korunmasına dayalı savunma ve güvenlik
anlayışı yerine sınırlarını aşan çıkarların korunması anlayışına dayanan
stratejik güvenlik anlayışını benimsemişlerdir. Bu anlayışa bağlı olarak, hızlı
ve vurucu gücü yüksek “acil müdahale gücü” şeklinde askeri yapılanmaların
oluşturulmasına hız verilmektedir20.
Gelecek 15 yılda dini kimlik insanların kendilerini ifade etmeleri
yönünde artan önemli bir etken olacaktır. Politik kimlik karşıtı trend ise ülkeler
içinde yer alan karşıt düşüncelere, gelişen ayrılıkçılara ve yayılan modern
iletişim teknolojilerine bağlanacaktır. Hıristiyan Evangelistler, İsrail’deki
Yahudi kökten dinciler ve Müslüman radikaller daha da etkin hale
geleceklerdir. Aktivistler değişen sosyal toplum düzeninin karşıtı olacaklar, iyi
ve kötü arasındaki ayrım eğilimi keskinleşecek ve dinsel inanç farklılıkları
nedeniyle başlayacak lokal çatışmalar daha büyük çatışmaların sebebi
olacaktır.
8.1.5. Avrupa ve Atlantik Bağı:
A.. ABD ve Avrupa Arasındaki Farklar:
18
Yavuz Gökalp YILDIZ: a.g.e., (2001), 6.
19
Harp Akademileri Komutanlığı: a.g.e., (2002), 339.
20
Yavuz Gökalp YILDIZ: a.g.e., (2001), 54.
11
ABD ve Avrupa arasındaki temel düşünce farklılıkları hakkında Robert
Kagan, Yeni Dünya Düzeninde Amerika ve Avrupa 21 isimli kitabında önemli
saptamalarda bulunmaktadır;
- ABD dış politikada "sopa veya havuç" politikası gütmekte,
kendisiyle işbirliği yapanları ödüllendirip, yapmayanları cezalandırmaktadır.
İkna ederek sonuca gitmek yerine zorlamaları tercih etmektedir. Avrupalılar
ise, yasalar ve kurallar çerçevesinde pazarlık ve işbirliği yapılarak sorunların
çözülmesi görüşündedir. Amerikalılar ise bu tutumu yeterince açık olmamak
ve sorunları ertelemek olarak görmektedir.
- ABD ülkeleri iyiler ve kötüler, dostlar ve düşmanlar olarak
ayırırken; Avrupalılar gri renkleri de görme eğilimindeler. Avrupalılar
problemlere daha detaycı ve ince görüşle yaklaşıyorlar. Daha hoşgörülü ve
sabırlılar. Sorunları diplomasi ve barışçıl çabalarla çözmek istiyorlar.
Ekonomik çıkarların ülkeleri birbirine yakınlaştırdığını düşünmektedirler.
- İngiltere, ABD düşünce tarzını en çok benimsemiş olan Avrupalı
ülkedir. ABD'de de Demokratlar Avrupalılara daha yakın görüşler içindeler.
- Uluslararası olma fikri ve küreselleşme Amerikalılar için
milliyetçilik gibi bir olgudur. Çünkü bu gelişmelerden en büyük faydayı
kendilerinin sağlayacağına inanmaktadırlar. Amerikalılar kendileri için iyi
olanın insanlık için de iyi olduğu görüşündeler. Yapılan istatistikler (The
Economist) 2050 yılına kadar ABD'nin Avrupa Birliği'ne göre tam iki kat hızla
büyüyeceğini göstermektedir. Bugünkü eğilimler sürerse, 2050 yılında
Amerikalıların ortalama yaşı 36.2 olurken, Avrupalıların 52.7 olacaktır.
Avrupa ve Amerika arasındaki farklılıklar asıl askeri kapasiteleri
yönünden ortaya çıkmaktadır. Bugünün dünyasının en çarpıcı özelliği,
ABD’nin askeri üstünlüğüdür. ABD asker güç kapasitesi ve Avrupa arasındaki
zıtlık giderek daha da büyümektedir. Fanatik Amerikalı düşünürlere göre ABD
kendi başına hareket edecek güce sahiptir; Avrupa’nın anlaşmalar, hukuk
kurallarına ve çok ulusluluğa bağlılığı ise zayıflığı ve kuruntularından
gelmektedir. Kurallar zayıf olanı korumak için vardır ve Avrupalılar kuralları
severler22. Avrupa ülkelerinin çoğu zorunlu askeri hizmete son vererek, daha
profesyonel, daha mobil askeri güce yoğunlaşırken kapasite farkı ABD lehine
açılmaya devam etmektedir.
Diğer yandan ABD askeri operasyon yöntemlerini daha hızla
uluslararası politikalarının pratiğine dönüştürmektedir. ABD savunmaya
Avrupalı müttefiklerinin toplamından daha fazla harcama yapmaktadır.
Avrupalı müttefiklerin birlikte harcama yapmaması kapasiteleri ikiye katlayan,
nadiren birbiri ile uyumlu çalışan ekipmanlara ayrı harcamalar yapmalarına
neden olmaktadır. (Örneğin İngiliz savaş uçakları, Fransız uçak gemilerinden
kalkış yapamamaktadır.)
21
Robert KAGAN: Of Paradise and Power: America and Europe in the New World Order,
Knopf, (Jan 2003).
22
Robert COOPER: a.g.e., (2005),151.
12
Güç politikasından kaçış Avrupa’ya büyük yararlar sağlarken
beraberinde yanılmalar da getirmiştir. Savunma harcamalarını kısıtlanırken,
post-modern güvenlik anlayışı içinde şeffaflığa yöneldiler, ortak bir hukuk
yapısı ve aralarındaki ilişkileri düzenlemek için kurumlar inşa ettiler. Fakat bu
sistemin dışarıya yükümlülükleri sanaldır. Amerikalıların iafde ettiği gibi; AB
Anayasanın arkasında duran Avrupa ordusu değil, hala Amerikan ordusudur.
B. ABD ve Avrupa Etkileşimleri ve Transatlantik Bağ:
AB-ABD ilişkilerinin genel olarak iki yönü bulunmaktadır. Birincisi,
politik ve ekonomik işlerde AB’nin küresel rolü ve NATO’nun AB için bölgesel
önemidir. AB’nin dış ilişkileri çok geniş ve kapsamlıdır ve ekonomik ve mali
açıdan dış yardım konusundaki Amerikan çabalarını gölgede bırakmaktadır.
AB; Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, Gelişmiş Yedi Ülke Grubu (G-7)
veya Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi kurumlar içinde ABD’nin rakibidir 23.
İlişkilerin diğer yönü açısından, AB; ekonomik ve parasal alanda ABD’nin
doğal rakibidir. Ancak güvenlik alanında ABD’ye rakip olması mümkün
değildir.
AB, Avrupa’nın tümünün güvenliğinin yönetilmesinde ABD’nin rakibi
olarak görünmemektedir. İki taraf için öncelikler ve sorumluluklar farklılık
göstermektedir. ABD’nin önümüzdeki dönemde, Büyük Orta Doğu ve
Genişlemiş Avrupa politikaları çerçevesinde zaman zaman başta Fransa
olmak üzere bazı AB üyeleri ile uyuşmazlık içinde olabileceği söylenebilir.
ABD’nin dünya üzerinde hâkimiyetini geliştirmeye çalışırken, Avrupa
Birliği’nin ileride karşısına rakip kutup olarak çıkmasına mani olmak için AB’yi
kontrol altında tutma çabasında olduğu açıktır.
Soğuk Savaş sonrasında NATO ve AB gibi kurumlar genişlemeye
devam ederken, ABD askeri gücünün rakipsizliği ve tek taraflı politikalar için
acele etmesi, öte yandan Avrupa’da ABD’den bağımsız bir savunma
mekanizması geliştirme fikri ve Avrupa ülkeleri arasında yaşanan bölünmeler
transatlantik bağın sık sık sorgulanmasına neden olmaktadır. Yeni güvenlik
ortamında transatlantik bağ için önemli olan anlaşmalardan biri Yeni
Transatlantik Gündemi (New Transatlantic Agenda-NTA)’dir.
NTA ve AB-ABD Ortak Eylem Planı (EU-US Joint Action Plan); AB ve
ABD arasında ikili ilişkiler için daha çok ticari kapsamda kurumsal bir
mekanizma teşkil etmektedir. NTA ve Eylem Planı, dört ana alanda karşılıklı
danışma, işbirliği ve ortak eylemlerin icra edilmesini kapsamaktadır. Bu
alanlar24; (1) Dünyada barış ve istikrarı geliştirmek, demokrasinin
yerleşmesini ve kalkınmayı sağlamak. (2) Global sorunlara çözüm bulmak.
(3) Dünya ticaretinin genişlemesine ve yakın ekonomik ilişkilerin
23
Peter VOLTEN: Küreselleşmenin Amerika ve Avrupa’nın Güvenlik Stratejilerine Etkileri,
Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Küreselleşme ve
Uluslararası Güvenlik Sempozyumu Bildirileri, (Ankara, 2003), 157-163.
24
Chris DONNELLY: Küreselleşme Bağlamında NATO ve Avrupa Birliğinin Gelecekteki
Rolleri, Küreselleşme ve Uluslar arası Güvenlik Sempozyumu Bildirileri, Genelkurmay Askeri
Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, (Ankara, 2003), 129.
13
yaratılmasına katkıda bulunmak. (4) Atlantik Okyanusu’nun her iki kıyısını
birbirine bağlayan yeni köprüler inşa etmek olarak belirlenmiştir.
Söz konusu dokümanlar ile AB-ABD ikili ekonomik ilişkileri birbirleri ile
daha da bağımlı hale gelmiştir. Bu bağımlılık, dünya ticaret ve siyasetinin iki
dev aktörü olan AB ve ABD’nin gerek ikili ve gerekse çok taraflı konularda;
siyasi ve ekonomik olarak birlikte hareket etmesini, işbirliği yapmasını ve
faaliyetlerini koordine etmeyi gerektiren hâkim bir faktör olarak görülmektedir.
Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barrosso’nun CFR’da
Richard Holbrooke ile yaptığı görüşmede ABD-AB ilişkileri genelinde
transatlantik bağ ile yaptığı açıklamalar ilgi çekicidir 25;
“- Üniversiteler, think-tank kuruluşları ve araştırmacılar her gün
transatlantik bağ için yeni perspektifler geliştirmek ile meşguldürler.
- 2003 yılı itibarı ile AB ve ABD eşya ve hizmet ticareti 770 milyar
dolar bir hacime sahiptir. İki tarafın birbirinde yaptığı yatırımlar ise yaklaşık 2
trilyon dolardır. Transatlantik ticaret AB ve ABD’de 40 milyon iş hacmi
yaratmıştır.
- AB 2004 yılında kalkınma yardımı olarak dünya genelinde ki 43
milyar dolarlık yardımın yüzde 55’ini sağlamaktadır. ABD’nin de Monterrey
Anlaşmaları (kalkınmanın finansmanı) kapsamında yardımlarını artırmasını
ummaktadır.
- AB ve ABD özgürlük ve demokrasinin geliştirilmesini önemli bir
görev olarak görmektedir. AB komşu ülkelerde istikrar ve demokrasiyi
geliştirmek amacıyla Komşuluk Politikası (Neighborhood Policy) izlemektedir.
ABD ve AB bu konuda iyi bir işbirliği içindedir. Aynı şekilde Akdeniz Diyalogu
kapsamında Magrep ülkelerinde de demokrasinin gelişimi için çalışmaktayız.
Bunu yaparken de zorlayıcı yerine yumuşak gücü tercih etmekteyiz.
- Büyük Orta Doğu olarak adlandırılan proje için de Magrep
ülkeleri ile geliştirdiğimiz diyalog inisiyatifini benimsemekteyiz. Barcelona
sürecinin 10 ncu yılına girdiğimiz bu dönemde komşu ülkeler ve Arap
dünyasına demokrasiyi getirmek için yeni bir ivme vermekteyiz. Sırbistan bu
sürecin bir parçasıdır. Hırvatistan’dan başlayarak Balkan ülkeleri Türkiye’de
dâhil olmak üzere insan hakları standartları bakımından denetim altındadır.”
ABD; Avrupa Birliğini, küresel siyasetinde kendisiyle eşgüdüm içinde
görmek istemektedir. Almanya, Fransa ve Rusya, ABD’nin Irak’ta yaşadığı
tecrübeleri dikkate alarak bu eşgüdüme sıcak yaklaşmamaktadır. Fransa,
Kuzey Afrika’daki kontrolünü yitirmekten endişe duymaktadır. Bu nedenle,
AB’nin Akdeniz siyasetinin (ve fonlarının) ABD’nin daha büyük planlarıyla
bertaraf edileceği veya yutulacağı konusunda yaptığı uyarılar, Almanya’yı ve
diğer ülkeleri de yanına çekmiş gözükmektedir26.
25
Council on Foreign Relations: The U.S. and the EU: A Bilateral Relationship For Global
Solutions, (New York, May 13, 2005), 5-7.
26
Evrensel: AB’nin Büyük Ortadoğu Projesine Yaklaşımı, Yeni Şafak, (09 Şubat 2004).
14
Pek çok Avrupalı uluslararası terörün ortaya çıkardığı şeytan ekseninin
hiçbir zaman ABD’nin ortaya çıkardığı büyük riskten fazla olmayacağını
düşünmektedir27. ABD’nin 11 Eylül sonrasında terörizmle savaş stratejisi
dâhilinde tek taraflı uygulamalara giden bir anlayışa sahip olması; savunma
harcamalarını azaltarak güvenlik üretmeye çalışan AB açısından, ABD ile
ortak hareket etmeyi, birlikte planlanacak ve icra edilecek küresel politikaların
kabulünü zorlaştıracaktır. Bu kırılmalar Avrupa içerisindeki geleneksel farklı
güvenlik yaklaşımları ile birlikte ABD’ye rakip ya da karşı kutup oluşturacak
gruplanmalara yol açabilecektir. Bu doğrultuda, stratejik açılımların yakın
gelecekte, Avrupa’da Almanya ve Fransa etrafında, daha önemli bir olasılık
olarak ÇHC, Rusya ve İran arasında gittikçe güçlenen ülkelerin
yakınlaşmaları ile oluşabileceği değerlendirilebilir.
Amerikan Barış Senaryosu (Pax Americana) ile desteklenen,
transatlantik ortaklığı; Amerikanın uluslararası politikalarda yön belirleyici ve
çekim merkezi olma özelliğini koruyabilmesi için anahtar konumunu
koruyacaktır28. AB’nin uluslararası politikalarda daha fazla sorumluluk alma
derecesi belirgin değildir ve bu AB’nin ekonomik ve demografik
problemlerinin üstesinden gelmesine bağlı olacaktır.
Kolektif olarak ulusal geliri kabaca Amerika’nınkine eşit olan Avrupa
Birliği, Amerika’nın savunmaya harcadığı paranın yarısından daha azını
harcamaktadır. Üstelik Avrupa bütün Soğuk Savaş süresince gerçekte
Amerika’nın koruması altındaydı. Soğuk Savaş sonrasında Balkanlardaki
krizlere bile müdahale Amerikan askeri gücünü gerektirmiştir. ABD’nin hem
Ortadoğu’da hem de Uzakdoğu’da oynadığı dengeleyici politik ve askeri
rolden Avrupa ekonomik olarak yararlanmaktadır. Bu nedenlerle Avrupa,
Amerikalılar tarafından Amerikanın otlakçısı olarak görülmektedir 29.
Beraber hareket ettiklerinde, Amerika ve Avrupa etkili bir şekilde
küresel olarak her şeye gücü yetebilecek bir konumdadır ve birlikte, küresel
düzenin merkezini oluşturmaktadırlar. Avrupa’nın en önemli çıkarı, Avrupa
mimarisini yok edebilecek güce sahip olmayan bir küresel düzendir.
Avrupa’nın sahip olacağı politik-askeri güç Amerika’nın gücüne rekabetçi
olmaktan çok ek bir güç olacaktır. Öte yandan Avrasya coğrafyasında
Avrasya halklarını birbiriyle kaynaştırma görevini Amerika ile müşterek olarak
sürdürecek siyasi, askeri ve ekonomik kabiliyetlere sahip tek bölge
Avrupa’dır.
ABD Uluslararası Stratejik Araştırmalar Merkezi (CSIS) tarafından, 15-
17 Nisan 2005 tarihlerinde Maryland’da düzenlenen ve Atlantiğin iki
yakasından 40 think-tank kuruluşunun yer aldığı “ABD-AB-NATO İlişkilerinin
Geleceği” konulu Think-tank Zirvesi, ABD ve Avrupa arasındaki gündem
konularını şu şekilde belirledi 30; (1) Avrupa-Atlantik ekonomisinin gelişimi, (2)
27
Robert KAGAN: America & The World: The Crisis of Legitimacy, The Center For
Independent Studies, (Washington DC, Dec 2004), 11.
28
National Intelligence Council: a.g.e., (Dec 04), 111-119.
29
Zbigniew BRZEZINSKI: a.g.e., (2004), 115.
30
Simon SERFATY: The United States, The European Union, and NATO, Think Tank
Summit, CSIS, (Washington D.C., June 15, 2005), I.
15
Orta Doğu (İran’ın nükleer gelişimi, Irak ve Afganistan’da savaş sonrası
durum, İsrail-Filistin çatışması ve bölgede demokratik reform ihtiyaçları), (3)
Kurumsal olarak NATO-AB ilişkilerinin geleceği, (4) Nükleer terörizm ve kitle
imha silahlarının yayılması tehdidi, (5) Avrupa’da tamamlanmamış güvenlik
konuları (Ukrayna gibi Avrupa kurumsal yapısında yer bulamayan ülkeler,
Rusya’nın değişimi vb).
Söz konusu toplantıda yapılan tartışmalarda ulaşılan sonuçlar
ilişkilerin geleceğini anlamak açısından önemli ipuçları vermektedir;
- Hâlihazırda Truman’ın ikinci döneminin başladığı 1949 yılındaki
duruma paralel önümüzdeki 40 yılı yapılandıracak kritik bir kavşaktayız.
- AB, ABD’ye karşı değil ABD’yi tamamlayıcı bir kurum olduğunu
gösterecek ilave yöntemler bulmalıdır.
- NATO, yeniden yapılanmasını hala tamamlayamamıştır. İttifakın
üyeleri global görevleri yerine getirmek için gerekli olan kuvvetleri hazır hale
getirmelidir.
- 32 NATO ve AB üyesi ülke başkanları yeni yüzyıl için yeni bir
Atlantik Anlaşması yapmak üzere görüşmelere başlamalıdır.
- Zaman içinde NATO’nun tüm üyeleri AB, AB’nin tüm üyeleri ise
NATO üyesi olmalıdır.
- Orta Doğu için birlikte çalışmaktan başka alternatif yoktur.
Bölgede düzen olmadan dünyada da düzen olmayacaktır.
- 2009 yılına kadar bir Filistin devleti kurulabilmesi için yeni
Filistin liderlerinin kendi halkı içinde kredi kazanması gereklidir.
- Ukrayna, AB ve ABD işbirliği bakımından Atlantik etkinliğini
gösteren iyi bir örnektir. Rusya konusunda Atlantiğin iki tarafı ayrı politikalar
izlememelidir.
- Bölgesel güvenlik problemlerine çözümler üretmek için NATO
ve AB ile yakından çalışacak bölgesel çokuluslu kurumlar teşkil edilmelidir.
8.1.6. ABD’nin Geleceği:
ABD, kurulduğundan bugüne modern dünya sisteminin ve demokrasi,
özgürlükler, insan hakları gibi evrensel değerlerin gelişimine katkıda
bulunmada başı çekti. Afrika gibi dünyanın yoksul ve ezilmiş veya Bosna-
Hersek gibi çatışma içindeki bölgelerine yardım etmek, barışı getirmek için
global anlamda güçlü ve sözü geçen ülkelere ihtiyaç olduğunda akla hep
Amerika geldi. Amerikan gücü, bir bütün olarak global sistemin ihtiyaçlarına
hizmet ettiği sürece makul ve meşru olarak görüldü.
ABD Başkanı Franklin D. Roosvelt’in açıkladığı; ifade, ibadet, muhtaç
olmama ve korku duymama şeklindeki dört özgürlük ABD liberalizminin
sembolü idi. Amerikalı siyaset adamlarının tüm insanlık âlemi için
bahsettikleri Amerikan rüyası, bireyselciliği ve insanın yapabilirliğini içeren,
herkesin elinden geleni yapmaya, en iyisini başarmaya ve bunun karşılığında
konforlu bir hayat ödülünü almaya teşvik edildiği bir toplum rüyasıdır. Bu tür
16
bir bireysel kendini geçekleştirmenin önünde hiçbir yapay engelin olmaması
gerektiği düşünülmektedir.
Bireysel başarıların toplamının müthiş bir özgürlük, eşitlik ve
dayanışma toplumu oluşturacağı öngörülmektedir. Böyle bir rüya
bulunduğumuz çağda daha özgür, bireyselci, eşitlikçi bir düzen içinde sivil
özgürlüklerin ön plana çıktığı bir toplum düzenini tarif etmektedir. Bu
parametreleri içinde bulundurabilecek ve tüm eksiklerine rağmen geçerli tek
yönetim biçimi ise demokrasidir. Bu değerler tüm insanlık için geçerli olduğu
için demokrasi bu kadar taraftar bulabilmiş ve geçerliliğini koruyabilmiştir.
ABD tüm hegemonik hesaplarına rağmen pek çok kez zorunlu bir
liderlik rolü oynamakta ve temel olarak tüm dünya için istenen değerleri
savunmaktadır. Bu kitapta yer alan ABD teori ve politikaları ile ilgili tüm
hususlar özünde ABD veya demokrasi karşıtlığı değil hegemonyanın ulusal
güvenliğe etkilerini anlamaya yönelik çözümlemeler ortaya koyma amacına
matuftur. Ancak, Amerikan idealleri ve politikalarının gerisindeki güç ve nüfuz
etme kabiliyeti bunlardan etkilenenlerde Amerikan düşmanlığı duygusu
oluşmasına neden olabilmektedir. Bu hissiyat 1945’de ABD’de global bir
hegemonik güç olduğundan beri komplo teorileri üretmek şeklinde ve
genellikle haksız olarak bazı bölge ve ülkelerde daha yaygın olarak
görülmüştür.
Bugün gelinen aşamada Amerikan yönetimi; hegemonyayı bütün
ulusların ortak çıkarlarına dayalı yeni bir küresel sistem şekillendirmek ya da
kendi güvenliğini sağlamlaştırmak için mi kullanacağına karar vermek
zorundadır31. Bu karar küreselleşmenin Amerika’ya karşı tutarlı bir karşı-
doktrin veya karşı müttefiklik türetme olasılığını gündeme getirecektir. Kabul
edilen diğer bir gerçek ise Amerikan küresel üstünlüğünün de bir noktada yok
olacağıdır. Anahtar soru onun yerini almak için; çoklu kutuplu veya egemen
başka bir gücün oluşumu yerine, gittikçe artan biçimlenmiş ortak çıkarların
savunulduğu, geleneksel ulus-devletlerin özel güvenlik rollerini artarak
üstlenen küresel bir topluma gidilebilmesi olasılığıdır.
Bazılarına göre, ABD İmparatorluğu doğanın normal akışında oluşan
bir gerekliliktir. Ancak ABD’nin üstlendiği görevlerin şüphesiz ki bir sonu vardır
ve bu uzun vadeli değil orta vadeli bir gelecekte gerçekleşecektir. Tarihçi E.H.
Carr’ın bir zamanlar belirttiği gibi geçmişte dünya toplumu yaratma
çabalarının hepsi mevcut olan tek gücün çöküşüyle gerçekleşmiştir. Bu
düşüşler, dünya genelinde her türlü bağlantının düzen ve istikrar ortamında
yapılabilmelerini sağlamıştır.
Amerika, hegemonyasını sadece güç ve kuvvet ile devam ettiremez.
Zor kullanma politikası yeni düşmanlar yaratır. Amerika hegemonik bir
bataklığa saplanmaktan ve o bataklıkta yalnız kalmaktan ancak geniş bir
strateji oluşturarak kurtulabilir, bu yüzden ülke dışındaki etkinliğinin
meşruluğunu korumak zorundadır. Bunun içinde müttefikleri ile samimi
işbirliği yapmalı ve hedef ülkeleri şeytanlaştırmaktan ve ötekileştirmekten
ziyade karmaşık durumlarını barışçı yollardan çözecek işbirliği kanalları
31
Zbigniew BRZEZINSKI: a.g.e., (İstanbul, 2004), 10.
17
geliştirmelidir. Küresel işbirliği dünyadaki siyasal adaletsizliğin, sosyal
yoksunluğun, demografik tıkanıklığın ve yüksek yoğunlukta şiddet
potansiyelinin yaşandığı bölgelerde işbirliği organizasyonlarını
gerektirmektedir.
Thomas Friedman’a göre32, “ABD’nin dünya endüstrisine güç veren
doğal kaynak üzerinde aşırı söz sahibi olma gayretini kamuoyuna aktarırken
dikkatli olmalı; dünyayı, asıl niyetinin kendi gereksinimlerimizi tatmin etme
hakkından ziyade dünya ekonomisini korumak olduğuna” ve “ABD’nin yalnız
kendi çıkarları için değil tüm gezegenin iyiliği için hareket ettiğine” ikna
etmelidir. Friedman, ABD’nin Irak’ı işgal ettikten sonra (Irak’ın) başına
yalnızca Irak petrolünü işletmesi için Amerikan-yanlısı bir lider koyması
halinde (diğer Arap petrol devletlerinde yaptığı gibi), petrol için yapılan bu
savaşın ahlaksızlaşacağını söylemektedir.
Güvenli enerji kaynaklarına erişimin güçleşmesi ve dağıtım risklerinin
artması, ABD’nin dış kaynaklı enerjiye artan bağımlılığını daha fazla
etkileyecektir. Bununla birlikte, ileride meydana gelecek bütün meydan
okumalara ve tehditlere rağmen Amerika yakın gelecekte muazzam
avantajlar sağlayacak, geniş alanda ekonomik, teknolojik, politik ve askeri
konularda önder rolü üstlenecek ve hiçbir ülke 2020 yılında bu güce eşdeğer
olamayacaktır33. Hiçbir ülke 2020 yılına kadar Amerika’nın askeri gücüne
rakip olarak görülmemektedir, birçok ülke Amerika’nın karşısında durması
halinde herhangi bir askeri harekât için ağır miktarda bedel ödeyecektir.
Küresel güvenlik politikaları açısından ABD üç ayrı jeostratejik soru ile
karşı karşıyadır34;
(1) Avrupa, Amerika’nın kilit müttefiki olarak kalabilir mi? Eğer kalırsa
anlamlı bir güvenlik ortaklığı için en etkili formül ne olmalıdır? Rusya bu
ortaklığa ne kadar çekilebilir ve bu ne derecede Avrasya’yı dengede tutar?
(2) Amerika, gücü gittikçe artan bir Çin, ABD’ye bağlı fakat askeri bir
güç olarak hızla atağa geçmeye hazır Japonya, ulusal olarak
huzursuzlaşmaya başlayan dengesiz bir Kore Yarımadası ve uluslararası
ihtiraslara sahip Hindistan arasında nasıl bir denge sağlayabilir?
(3) Gittikçe büyüyen Avrupa-Atlantik topluluğu ve Rusya’nın bunun
içerisinde yer alması ile Avrupa dengesinin genişleyen Uzakdoğu güvenlik
konularıyla bağlanabilir mi?
Önümüzdeki yirmi yıl boyunca Amerikanın küresel dengeleyici rolü
devam edecektir. Yukarıda adı geçen devletler Amerika yerine küresel istikrar
sağlayıcı bir rol edinmek için gerekli uyuşma, kuvvet ve enerjiden de
yoksundurlar. Bu gücün tek frenleyicisi Amerikan demokrasisinin içinden
gelebilir. Amerikalıların ortak amaç anlayışlarını kaybetmeleri veya
yorulmaları nedeni ile Amerika’nın küresel rolü sona erebilir. ABD gücünün
32
Thomas FRIEDMAN: A War for Oil?, New York Times: Week in Review, (05 Ocak 2003),
11.
33
Thomas FRIEDMAN: a.g.e., (05 Ocak 2003), 11.
34
Zbigniew BRZEZINSKI: : a.g.e., (2004), 113-114.
18
kötü kullanılması veya keyfi davranışları da güç kullanımını gayri meşru hale
getirebilir ve ABD’nin izolasyonunu hızlandırabilir.
8.1.7. Uluslararası Güvenlik Kurumları:
Soğuk Savaş’ın sona ermesi başlangıçta bu dönem ideolojisine dayalı
ulusal ve uluslararası ölçekte sınırlayıcı ve baskıcı politikaların yumuşatılması
yönünde eğilim yarattı. Bu eğilim ulusal alanda olduğu gibi uluslararası
arenada da kendini hissettirdi. Varlıkları Soğuk Savaş koşullarına dayalı
kurumlar, örgütler, rejimler, ideolojiler ve stratejiler tartışılır hale geldi. Bazı
örgütlerde büyük güçlerin etkin ve belirleyici konumlarına karşı tepkiler
artarken, özellikle global düzeyde denetimin kurulmasında önemli rol
oynayan bazı örgütlerin işlevleri hala yeniden gözden geçirilmekte ve yeni
güvenlik ortamında kaos devam ettiği ve taşlar yerine oturmadığı içinde
vizyon ve yeniden yapılanma çalışmaları süre gelmektedir.
Soğuk Savaş’ın ardından Ortadoğu, Kafkaslar ve Balkanlardaki sıcak
savaşlar, uluslararası “güvenlik” ve “istikrar” sağlama iddiasındaki örgütlerin
başarısızlıklarını da ortaya çıkardı. Bu gelişmeler, özellikle BM’nin ve
NATO’nun örgütlenme yapılarının, amaçlarının gözden geçirilmelerini ve bu
örgütlerin yeni güvenlik ortamına uygun biçimde yeniden yapılandırılmalarını
gündeme getirdi. Bu kapsamda, söz konusu örgütlere çatışma riski yüksek
olan bölgelere hızla müdahale edebilecek şekilde roller biçildi.
Yeni müdahale alanlarına ilişkin senaryoların üretilmesine ağırlık
verildi ve yeni güvenlik tezleri geliştirildi. Bu senaryolarda; Kuzey Kore,
Hindistan, Pakistan ve İran’ın ileri füze teknolojisine ve nükleer silahlara
sahip olmaları; Afganistan, Pakistan ve bazı Latin Amerika ülkelerinin
uyuşturucu trafiğindeki rolleri dolayısıyla bölgesel güvenliği tehdit ettikleri ileri
sürülmektedir. Gelecekte, Rusya ile; Transkafkasya ve Hazar Denizi petrol
yatakları, Çin ile; Çin Denizi’ndeki serbest dolaşımın sağlanması ve bu
denizdeki doğal kaynakların paylaşımı, konusunda çatışma olasılığından söz
edilmektedir.
Bush Doktrini olarak adlandırılan Amerikan kurgusu ise; yeni düzende
bir yandan hayati çıkarı olarak tanımladığı dünyadaki enerji, -özellikle petrol
kaynaklarını, şu ya da bu şekilde kontrolü altına almayı, diğer yandan tehdit
olarak algıladığı ve şer ekseni olarak tanımladığı bir takım ülkelerin rejimlerini
değiştirmeyi öncelikli işi olarak belirlemektedir. Bu tür rejim değişikliğinin
başarılabilmesi için ise önceki dönemden farklı olarak, -Uluslararası Örgütler
ve meşruiyet kavramlarından saparak, Amerika’nın önderliğinin esas
olduğunu savunmaktadır. Bu yönde; BM, NATO veya AB gibi uluslararası
yapılanmalar Amerika’nın önceliklerini kabullenmedikleri takdirde göz ardı
edilebilir unsurlar olarak tanımlanmakta ve Amerikan politikasının ötesinde
ikincil bir rol kazanmaktadırlar.
BM gün geçtikçe kredisini kaybederken, BM’de yapılması hedeflenen
reformlar ile ilgili pek çok çalışmaya rastlanmaktadır. Ancak bugünkü BM’den
21’ nci Yüzyılda bir dünya kurumu yapmak için büyük uğraşılara gereksinim
19
vardır. Reform uğraşılarının esas ağırlığı aşağıdaki alanlar da
toplanmaktadır35;
- Güvenlik Konseyi reformu; üye sayısının arttırılması ve çalışma
metotlarının değiştirilmesi,
- Yeni çatışma türlerine cevap verebilecek etkili barış
operasyonları, önlemler, caydırma ve barış güvencesinin temini,
- BM’nin yoksullukla mücadele, kalkınma yardımı vs. gibi
alanlardaki özel kurumlarının yeterliliklerinin gözden geçirilmesi,
- Yönetim kadrolarının düzeltilip modernleştirilmesi ve değişik
dallardaki personelin kalitesinin yükseltilmesi,
- BM’nin ve Barış Operasyonlarının finansmanının daha sağlam
ve daha çok katılımcı yöntemler ile karşılanması; bunun için devletlerin
katkılarının yanı sıra uluslararası deniz ve hava trafiğinin belirli ölçüde
vergilendirilmesi gibi zorlayıcı olmayan tedbirlerin de alınması.
Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve NATO mevcut tehditler ve risklerle
uğraşmakta gelecekte de önemini sürdürecektir. Ancak bu kurumların
etkinliklerini sürekli olarak kanıtlamaları gerekecektir. Ayrıca kurumların işlevi,
tamamen üye ülkelere bağlıdır. Üye ülkelerin istekleri ve politik uyumu
önemlidir36. Bununla birlikte genel trend olarak dünya uluslarının, 21’ nci
Yüzyılın bir bölümünü uluslararası hukuk ilkelerini yeniden yapılandırmakla
ve ulusal devletlerin var olma amaçlarını yeniden değerlendirmekle
geçireceği söylenebilir. Zira 21’ nci Yüzyıldaki gelişme dinamikleri artık
hegemonyanın dünyayı sürekli bir savaş konjonktürü olmadan egemenliği
altında tutmasının mümkün olamayacağını göstermektedir.
Bölgesel güvenlik kurumlarının rolleri gelecekte de BM’nin önüne
geçmeye devam edecektir. Ekonomik ve sosyal güvenlik için AB'ni, askeri
güvenlik için NATO'yu önceliğe taşıyan Batı Avrupa ülkeleri için AGİT halen
bir kenara bırakılmış bir kurum olmaya devam etmektedir. Batı Avrupa
ülkelerinin kendilerine NATO ve AB içinde daha fazla etkin bulmaları, AGİT'in
gerek konsept, gerekse bir güvenlik organizasyonun sahip olması gereken
vasıtalar bakımından içinin hala boş kalmasına neden olmaktadır. 1996
yılında kurulan ve üye ülkeleri dünyanın en zengin doğal gaz ve petrol
yataklarına sahip olan Şanghay Beşlisi ise ABD karşısında bir Avrasya
Cephesi olma gayreti içerisindedir. Bölgesel oluşumlar Amerika ile Avrasya
Cephesi arasında gelecekte petrole dayalı rekabetin çok daha ön plana
çıkacağını göstermektedir.
8.1.8. Küreselleşmenin Geleceği:
35
Winrich KÜHNE: Yeni Birleşmiş Milletler, Der. Karl KAISER- Hans-Peter SCHWARZ: Yeni
Yüzyılda Yeni Dünya Politikası, Çev. Müjdat KAYAYERLİ, Simenis Yayınları, (Ankara, 2005),
387.
36
Volker RUEHE: Yeni Güvenlik Sorunlarına İlişkin Avrupa Bakış ve Politikaları,
Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Küreselleşme ve
Uluslararası Güvenlik Sempozyumu Bildirileri, (Ankara, 2003), 13-19.
20
Ekonomi ve güvenlik arasındaki ilişkiye artan ilginin öncelikli nedeni,
askeri harcamalar ve ekonomik performans arasındaki bağdır. Ekonomi ve
güvenlikle bağlantılı ikinci boyut ise askeri endüstriyel komplekslerin politik
etkisidir. Bununla beraber askeri endüstriyel komplekslerin ulusal politikanın
şekillendirilmesindeki rolü üzerine çok az çalışma bulunmaktadır 37. Üçüncü
boyut, ekonomik kaynakların stratejik önemi ve kaynakların uluslararası
çatışmaların potansiyel nedenlerindeki rolleri üzerinde devam eden
tartışmalardır.
1980’lerle birlikte öne çıkan “yeni-liberal” dalga ile; bankacılık, döviz
ticareti, ulaşım, iletişim ve kamu hizmeti gibi geniş bir yelpazede yer alan
sektörlerin; devlet düzenlemelerinden, kayıt ve sınırlarından arındırılmasının
yanı sıra kamu harcamalarının kısıtlanması, sosyal güvenlik ve sosyal refah
programlarının rafa kaldırılması, aşamalı vergilendirmede indirim, tam
istihdam politikalarının terki, özelleştirme uygulamaları ön plana çıkarıldı. Bu
uygulamalarla azgelişmiş ülkelerde ulusal ekonomik politikalara darbe
vurulurken, üretim rafa kaldırıldı, tüketim körüklendi; finans piyasaları yeni
savaş alanı oldu. Bu piyasaları kontrol gücüne sahip olmayan azgelişmiş
ülkelerin dış bağımlılıkları daha da arttı ve uygulanan finansal liberalizasyon
politikalarıyla ekonomik alt yapısı güçlü olmayan ulusal ekonomilerin
yıkılmasına zemin yaratıldı.
İç ve dış borçlanma ve buna bağlı olarak sürekli artan faiz ödemeleri,
az gelişmiş ülkelerde eğitim ve sağlık gibi toplumsal alanlarda yatırımları
sekteye uğrattığı gibi, toplumsal ve siyasal krizleri daha da derinleştirdi.
Devletin ekonomideki denetimini gitgide yitirmesi, kayıt-dışı ekonomik
faaliyetlerin yanı sıra mafyatik ilişkilerin artmasına yol açmıştır. Toplumun
ekonomik alanda denetim etkinliğini yitirmesinin de etkisiyle “ulusal
egemenlik” de sorgulanır hale gelmiştir 38. Bu durum karşısında köklü yapısal
reformlardan çok sorunların ertelenmesi ya da bastırılması yoluna gidilmesi,
düzenden umudunu kesen insanları farklı arayışlara yöneltti. Bu gelişmelerin
bir sonucu olarak azgelişmiş ülkeler iç politikanın yanı sıra dış politika
alanında da kan kaybetmeye başladılar.
Uygulanan bu politikalara bağlı olarak dünya pazarının genişleyip
bütünleşmesi, topluluklar arasındaki eşitsizliği azaltmayıp arttırmış,
uluslararası sistem güçsüzün daha fazla ezildiği hiyerarşik bir yapı
kazanmıştır. Bugün dünya ekonomisinde belirleyici güce sahip devletler,
kendi aralarında ekonomi ve ticareti liberalleştirmemektedir. Azgelişmiş
ülkelerin ekonomik ve toplumsal açıdan daha da geriye düşmeleri, global
düzeyde istikrarsızlık ve krizleri artıracak nitelikte sonuçlar doğurmaktadır.
ABD Hazine Dairesi, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası
reçeteleri sonucu; az gelişmiş ülkeler teker teker ulusal kambiyo rejimlerini
serbestleştirmeye zorlanmakta ve bağımsız para, döviz kuru ve faiz
politikaları izleyebilme ve dolayısıyla özgün kalkınma hedefleri saptayabilme
37
Stephen M. WALT: a.g.e., (2003), 99
38
Yavuz Gökalp YILDIZ: a.g.e., (2001), 8.
21
olanağından yoksun kılınmaktadır 39. Artık “kalkınmakta olan ülkeler”
kavramının gündemden çıkartıldığını, bunun yerine “yükselen piyasalar
(emerging markets)” kavramının yerleştirildiğini görmekteyiz. Dolayısıyla
kalkınma olgusu bir hedef olmaktan da çıkartılmış, yerine (borsa endeksi ve
finansal getirisi) yükselen piyasa olgusu getirilmiştir. Bu söylemde “yatırımcı”
ile kastedilen sadece finansal portföy yatırımcısıdır. Zaten iktisadi “ajanlar”
artık birer “piyasa oyuncusu” olarak anılmaktadır. Küreselleşen dünyaya
eklemlenen yükselen piyasalarda “piyasa oyunu” oynanmaktadır.
“Hiçbir ülke ticaret ile yıkılmış değildir.” diyen Benjamin Franklin’in
iddiasının aksine, 1997’de bir gecede Güneydoğu Asya krizi ile Tayland,
Güney Kore, Malezya ve Endonezya ekonomileri ciddi zarara uğramıştır.
Buna 2001’de ki Türkiye krizini de ilave etmek gerekir. Diğer taraftan B.
Cavanagh’ın ifade ettiği gibi; “Zengin şirketlerin yöneticileri küresel düşler
görmekte, Coca Cola’nın Başkanı 180 milyon nüfuslu ve alkol yasağı olan
Endonezya’yı düşündükçe cenneti gördüğünü ifade etmekte ve her Çinli’ye
günde bir litre kola içirmenin hayalini kurmaktadır 40”.
Bu şartlar altında, neoliberal hegemonyanın az gelişmiş uluslara
önerdiği “kalkınma” modeli, daraltıcı para ve maliye politikalarına dayanan ve
yüksek finansal getiri ve devalüasyon riskinden arındırılmış bir döviz kuru
sistemini amaçlayan, dışa açık (yabancı sermayeye bağımlı) bir ekonomik
yapıyı öngörmektedir. Bu yapı altında merkez bankaları “bağımsız” kılınarak
sadece ulusal paranın değerini korumakla görevlendirilmekte ve bu amacın
dışında başka hiçbir rol oynamamaları için ellerindeki bütün müdahale
olanakları kısıtlanmaktadır.
Ticari liberalizasyondan ve bu anlamda küreselleşmeden yana fikirleri
desteklemesine rağmen Jagdish Baghwati, ABD’nin sermaye kontrollerine
yasaklar getirici girişimlerini şiddetli biçimde eleştirmektedir. Baghwati
“Gelişmekte olan ülkeler nispeten küçük sermaye pazarlarına sahip oldukları
ve borçlarının çoğunu dolar ve euro olarak aldıkları için, alacaklıların geri
ödemede zorluk sezmeleri durumunda ani sermaye çıkışını kontrol
edememektedirler. Para çekildiği için ülkenin para birimi hızlı değer
kaybetmekte, bu da kayıplardan kurtulmak için daha fazla yatırımcının geri
çekilmesine yol açabilmektedir. Aynı zamanda ithalat fiyatları yükselmekte ve
bu da enflasyona sebep olmaktadır. Bu kısır döngü ülkenin ekonomisini (ve
insanların geçimini) felakete sürüklemektedir.”
Kamunun maliye politikaları ise doğrudan doğruya “faiz dışı fazla
veren bütçe” amacına mahkûm edilmektedir. Kamu tüketim ve yatırım
harcamalarında olağanüstü kesintiler pahasına sağlanması beklenen bu
politika sonucunda kamusal alanın sınırlarının alabildiğince daraltılması
öngörülmekte ve bu kamunun geleneksel olarak kar amacı gütmeyen tüm
sosyal alt yapı faaliyetleri finansal sermayenin spekülatif faaliyet alanına
39
Erinç YELDAN: Küreselleşmenin Ekonomik Boyutları ve Güvenlik Stratejilerine Etkileri,
Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Küreselleşme ve
Uluslararası Güvenlik Sempozyumu Bildirileri, (Ankara, 2003), 13-19.
40
Barnet CAVANAGH: Küresel Düşler, Sabah Kitapları, (İstanbul, 1995), 140.
22
çekilmektedir. Paul Krugman’ın “depresyon ekonomisine dönüş” şeklinde
nitelediği bu süreç neticesinde gelişmekte olan ülkelerin hiçbirinde artık faiz
dışı -birincil- bütçede açık verebilen herhangi bir ekonomi kalmamıştır 41.
Patent ve lisans haklarının hâkim güçlerin tekelinde olması, güvenlik
alanında arayış içinde olan ülkeleri bir anlamda hareketsiz kılmakta, bu
ülkelere bağımlılıklarını sürdürmelerine olanak sağlamaktadır. Diğer yandan,
bugün ekonomi alanında öne çıkan en önemli sorunlardan biri uluslaraşırı
sermayenin denetimidir. Global düzeyde askeri, ekonomik ve siyasal-
diplomatik güce sahip olan devletler, uluslaraşırı sermaye üzerinde kurumsal
denetim kurabilmekte, yönlendirebilmektedir. Bu güce sahip olmayan ülkeler
ise, ulusal ekonomilerindeki çöküşle birlikte büyük güçlerin yönlendirmeleri
altında uluslaraşırı sermayenin denetimi altına girebilmektedirler.
Sovyetler Birliği’nin yıkılması ve dünya bilgi teknolojilerinde ki devrim,
son 20 yıldaki Çin ve Hindistan’ın ekonomik liberalleşmesi; küreselleşmenin
bu ülkelerde de oluşmasını sağlamıştır. Gelecekte devletlerin başarısını
büyük ölçüde küresel dinamiklere uyum sağlayabilme ve küreselleşme
içerisinde bu dinamikleri ulusal hedeflerin gerçekleştirilebilmesi
doğrultusunda kullanabilme yetenekleri belirleyecektir. Küreselleşme
sürecinin nasıl bir dünya düzeni oluşturacağı henüz belli değildir. Hem halen
gelişmekte olan ulusüstü yapılar gibi yeni siyasal oluşumların gelecekte nasıl
şekilleneceği ve güç merkezlerinin çeşitli risklere açık potansiyel durumları ile
ilgili önceden kestirilemeyen olasılıklar hem de yeni güvenlik ortamının
değişken karakteri bu belirsizliği artırmaktadır.
Gelecek 15 yıl boyunca dünyanın ekonomik gelişimi, dünya yaşam
standartlarının artmasına ve esas itibarı ile giderek derinleşen küresel alanda
karşılıklı bağımlılığa dayanacaktır. Bu durum sürekli değişen dengeler
içerisinde hemen hemen her yerde ekonomik, kültürel ve politik katılımları
derin bir şekilde sarsacaktır. Küreselleşmenin ekonomik boyutu enerji
bölgelerinde bulunan ve gelişmemiş ülkelerin siyasi bakımdan sıkıntılı günler
yaşamaya devam edeceğini göstermektedir. Gelişmiş ülkelerin ihtiyacı olan
enerji kaynaklarının Batılı anlayışta ve Batı ile uyum içerisinde olmayan
yönetimlerin kontrolünde olmaması durumunda bu durum büyük riskler
taşıyacağından, bu tür ülkelerin kontrol altına alınması başta ABD olmak
üzere gelişmiş ülkelerin stratejisi olarak belirmektedir.
Küreselleşme süreci güçlü olduğu kadar, tıpkı 19. yüzyılın sonları ve
20. yüzyılın başlarındaki dünya savaşları ve küresel çöküntülerin etkisinde
dünyanın gerilemesinde olduğu gibi yavaş ve hatta geriye doğru da olabilir.
2020 yıllına doğru artan dünya nüfusu ve tüketici talepleri, bugünün gelişen
ulusları olan Çin, Hindistan ve Endonezya’ya doğru yer değiştirecek ve
çokuluslu şirketler Batılı vizyonlarını ve iş tecrübelerini bu kültürlerin
taleplerine adapte edeceklerdir. Küreselleşme tarafından kalkındırılmış yeni
41
Örneğin Türkiye, IMF’ye peş peşe sunduğu tüm niyet mektuplarında “faiz dışı bütçe
fazlasının” milli gelire oranla % 5.6’ya ulaşacağını ve 2004 sonuna kadar bu düzeyde
korunacağını taahhüt etmektedir. Söz konusu oran Brezilya’da % 3.8; Arjantin’de % 2
düzeyindedir.
23
ve genişlemiş şirketler deniz aşırı yatırımlar ve ticaret sayesinde varlıklarını
global dünyada sürdüreceklerdir. Ülkeler oyunun kurallarını daha güçlü
etkileyebilmek için uluslararası ortaklıklar kurmaya çalışacak ve etkinliklerini
artırarak bu düzenden fayda sağlamaya çalışacaklardır.
Günümüzde, dünya nüfusunun 2/3’ü küresel ekonomi ile bağlantılıdır.
İyimser tahminlere göre dünya ekonomisi 2020’de bugünden % 80 oranında
daha fazla büyük olacak ve kişi başı düşen gelir % 50 oranında artacaktır 42.
Dünyanın geniş bir kısmı benzeri görülmemiş bir gelire kavuşurken fakir
ülkelerde ilk kez sayıca büyük miktarda orta sınıf oluşacaktır. 2020 yılında ve
devam eden yıllarda, birçok ülkenin, yüksek gelire sahip bugünün gelişmiş
ülkelerinden daha fazla yıllık gelişim göstereceği tahmin edilmektedir.
Gelecek 15 yılda gelişmiş ve geri kalmış ülkelerde hayat standartları
artacak olmasına rağmen, 2020 yılında kişi başına düşen gelir Batılı uluslar
ile kıyaslanamayacak oranda az olacaktır. Hızlı gelişen ekonomilerde bile
artan miktarda fakirlik ortaya çıkacak ve günümüzün gelişmiş ülkelerinden
daha az oranda bu ülkeler orta sınıfa sahip olacaktır. Uzmanların tahminine
göre Çin sonraki 30 yılda, 2020 yılı ve sonrasında, kişi başına düşen milli
gelirde, gelişmiş ülkelerin oranlarına ulaşabilecektir.
Dünya ekonomilerine bağlantı kuramayan ülkeler bundan zarar
görmeye devam edeceklerdir. İyimser tahminlerde bile, küreselleşme
tarafından ekonomik gelişmesi körüklenen bazı ülkelerde fakirliğin gelecek 15
yılda da devam edeceği kabul edilmektedir. Orta Doğu, Güney Afrika ve Latin
Amerika’da artan yoksulluk ve kötü yönetimler devam ederse, bu bölgeler,
terörizm, organize suçlar ve salgın hastalıklar açısından oldukça yaygın
görülen topraklar olacaktır.
2020’de bile küreselleşmenin beklenen etkisi küresel anlamda
olmayacaktır. Gelecek 15 yıl süresince küreselleşmeden faydalanan ülkeler
arasında ekonomik, kültürel ve sosyal uçurumlar giderek büyüyecek, bu
gelişmenin arkasında kalan ülkeler ve ülkelerin içindeki geri kalmış bölgeler
daha da geride kalacaklardır. Bu durum gelecek 15 yılda bugünkünden daha
fazla çatışma ve sarsıntı meydana geleceğini ifade etmektedir.
Çin, Hindistan gibi ülkeler yaşlanan işgüçleri nedeniyle gelişmeleri
engellenen Avrupa ve Japonya’dan daha fazla ekonomik gelişim göstermeyi
başaracaktır. Aynı sebeplerle Hindistan’ın üretimi Avrupa’nın en büyük
ülkeleriyle eşdeğer olabilecektir. Brezilya ve Endonezya gibi gelişen diğer
ekonomilerin 2020 yılında Avrupa’nın en büyük ekonomilerini geçecek
seviyeye ulaşması tahmin edilmektedir.
Ancak Asya’nın gelişen devlerinin ve diğer Asya ülkelerin dinamik
değişimlerine rağmen, bu değişimin ürünlerini Batılı gelişmiş zengin ülkeler
ve Amerikan ekonomisinin kalitesi ile mukayese etmek olası değildir. Bu
ülkeler bazı dinamiklere ve dünya kalitesinde sektörlere sahip olmalarına
rağmen, hala nüfuslarının çoğu tarım sektöründe çalışmaya devam edecek
ve bu ülkelerin sermayeleri daha az çeşitliliğe sahip olacaktır.
42
National Intelligence Council: a.g.e., (Dec 04), 29.
24
Yüksek büyüme hızının tarihte çok sayıda örnekleri bulunmaktadır. Çin
hali hazırda geçen 20 yılda % 7 oranında yüksek bir gelişim oranı yakalamış,
Japonya, Güney Kore ve Tayvan gibi ülkeler de % 10 civarındaki bir gelişme
oranını uzun bir süre boyunca korumuştur. Ancak, tarihsel olarak hızlı gelişen
ülkeler birden gerilemiş ve tarihsel süreçte ekonomik çalkantıları gittikçe
artmış ve sonuçta ulusal kalkınmaları hayal kırıklığına neden olmuştur.
1990’ların ortasındaki Meksika ve 1990’ların sonundaki Asya ülkeleri gibi
süratle gelişen pazarlar, beklenmedik bir şekilde sermayenin geri hareketiyle
negatif olarak etkilenmiştir. Çin ve Hindistan da bu gibi problemler ile
karşılaşabilir. Çin, Hindistan ve diğer gelişen ülkelerin global ekonomiye
kademe kademe entegrasyonu ile milyonlarca çalışan yetişkin işgücü ticaret
ve yatırım pazarına katılacaktır.
Yeni teknoloji uygulamaları, insanların ve bireysel refahın
gelişmesinde teşvik edici rol oynayacaktır. Bu faydalar bazı yaygın hastalıklar
için yapılan medikal buluşlar ve tedaviler, geliştirilmiş gıda ve içilebilir su
uygulamaları, kablosuz iletişimin genişletilmesi ve uluslarüstü işletme özellikli
dil çeviri teknolojileri gibi yenilikleri içermektedir. Geleceğin teknolojileri
sadece bireysel teknolojilere erişimde değil, aynı zamanda hayatın her
köşesine yayılan enformasyon, biyoloji ve nanoteknolojilerde de belirleyici rol
oynayacaktır. Geleceğin bilişim teknolojilerinde Çin ve Hindistan etkin
yatırımlar yapacak ve bazı alanlarda anahtar konumda olacaktır. Avrupa bu
alanda, Asya’nın gerisinde kalacaktır. ABD birçok alanda liderliğini ve Asya ile
rekabeti sürdürmesine rağmen, bazı önemli sektörleri kaybedecektir 43.
Küreselleşmenin artan fevkalade faydaları ile yeni teknolojilere
geçebilen ve buna adapte olan ülkeler veya gruplar ile olmayanlar arasındaki
uçurum giderek genişleyecektir. Bir ulusun teknolojik düzeyi o ülkenin global
teknolojiye yapmış olduğu yatırımın entegre olabilmesi ve uygulaması ile
tanımlanır. Bu teknolojinin o ülkenin kendi temel araştırmaları veya teknolojik
liderlerinden sağlanmış olması tercih edilir. Teknoloji 2020 yılında gerilimin de
kaynağı olacaktır. Teknolojik ilerlemenin en kritik unsuru olan çekicilik ve
yeniliğin getirdiği hızla yayılan homojen etkilere karşı bazı kültürler ve gruplar
direneceklerdir.
8.2. 21’ NCİ YÜZYILDA GÜVENLİK VE İSTİHBARAT ORTAMINDA
BEKLENEN GELİŞMELER:
8.2.1. Ulus-Devletin Gücü ve Egemenliği Tehlike Altındadır:
Varolan küreselleşme, güvenlik ve ulus devlet çalışmalarını gözden
geçirdiğimizde üç bakış açısı ortaya çıkmaktadır. İlk bakış açısı; uluslararası
ilişkiler paradigmaları bakımından, devlet merkezli sistemin temelde aynı
kaldığını iddia etmektedir. Bu perspektif küreselleşmeyi geleneksel devlet
merkezli dünya ile bağdaştırabilecek ve bu dünya içine dâhil edilebilecek bir
olgu olarak değerlendirmektedir. Bu bakış açısına göre devlet dönüşümlere
kolay adapte olabilecek esnekliğe ve hatta direnerek şartları kendi tabiatına
uydurabilecek kapasiteye sahiptir ve devlet uluslararası ilişkiler analizinde
başlangıç noktası olarak yerini hala korumaktadır. Bu anlayıştan çıkabilecek
43
National Intelligence Council: a.g.e., (Dec 04), 34.
25
başka bir temel sonuç ise devlet güvenliğinin toplum ve çevre gibi diğer
güvenlik çalışmaları referans noktaları karşısındaki önceliğini ve belirleyiciliğini
korumasıdır.
Post-modern olarak tanımlanan ikinci yaklaşıma göre yeni ve çok
merkezli bir dünya ortaya çıkmakta ve devlet merkezli dünya aleyhine
kuvvetlenmektedir. Devletin uluslararası ilişkilerdeki lider pozisyonunu
kaybettiği düşünülmektedir. Yeni güvenlik sorunları devlet güvenliğinden daha
öncelikli hale gelmiştir. Bu anlayış içinde, insan güvenliği devlet güvenliğinden
daha önemlidir ve daha belirleyici ve kapsayıcıdır. Küreselleşme yüzünden
hiçbir şey sadece ulusal veya yerel görülemez. “Ulus devlet” veya “ulusal
güvenlik” gibi kavramlara modası geçmiş muamelesi yapılır 44.
Bu iki bakış açısı arasında üçüncü bir görüş, çifte yapılı dünyayı tarif
etmektedir. Bu perspektifte devlet merkezli ve çok merkezli dünyalar bir arada
var olup birbirlerini etkilemektedirler. Yeni ve eski güvenlik gündemleri bazen
tamamlayıcı bazen çatışan şekilde iç içe geçer ve sonuç olarak da yeni ve
eski dünya gündemleri arasında birbiriyle çekişen ilişkiler ortaya çıktığı
görülür. Yukarıda özetlenen üç yaklaşım da az veya çok bir doğruluk payına
sahiptir. Ancak, 21’ nci Yüzyılın başındaki veriler ulus-devletlerin gittikçe artan
bir şekilde transformasyona girdiğini, gücünü kullanmakta oldukça
sınırlandığını ve egemenliğin gittikçe daha çok ulus-devlet yapısı dışındaki iç
ve dış yapılara kaydığını göstermektedir. Bu veriler açısından en riskli olması
nedeniyle güvenlik açısından ele alınması gereken geçerli senaryoyu ikinci
yaklaşım göstermektedir.
McGrew, küreselleşmenin sonucu olarak ulus-devletin otoritesini,
özelliklerini doğasını ve yeterliliğini tehlikeye atan dört özgül tehdit
tanımlamaktadır45;
- Ulus devlet kendi yurttaşlarının kaderini giderek daha az
belirleyebilir olmuştur.
- Ulus-devletler, devletler arası politikaları belirleyebilmek için
uluslararası formlar etrafında konumlanmaya başlamıştır.
- Küreselleşme, devlet yöneticilerinin siyasi seçeneklerini keskin
biçimde kısıtlamıştır. Ekonominin kontrolünden çıkması ile ulus-devletler
politika üreten olmaktan çıkıp, giderek daha çok hazır politikaları uygular hale
gelmiştir.
- Küreselleşmenin ulus devletin yeterliliğini ve özerkliğinin
temellerini aşındırması hükümetin etkinliğini dolayısıyla devletin meşruiyetinin
ve otoritesinin temellerinin aşınmasına neden olmuştur.
The Economist’e göre küreselleşme sürecinde ulus devletin giderek
etkinliğini yitirmesi üç önemli gelişmeye bağlıdır 46;
44
Ersel AYDINLI: Küreselleşme ve Güvenlik, Avrasya Dosyası, Güvenlik Bilimleri Özel,
ASAM Basım Evi, Cilt: 9, Sayı: 2, (Ankara, Yaz 2003), 49.
45
Stuart HALL, David HELD, Tony McGREW: Modernity And Its Futures/ Understanding
Modern Socities Book IV, Cambridge University Press, (1992), 87-92.
26
- Ekonomik olarak; mal ve hizmetlerin, iletişim ve ulaşım
teknolojilerindeki gelişmeler nedeniyle ülke sınırları dışına kolaylıkla transfer
edilir hale gelmesinin, ulus devletin kendi kendine yeterli olma ilkesini
geçersiz hale getirmesi.
- Askeri olarak; savaşların kara harekatının çok ötesinde hava,
füze ve uzay boyutu ile kolayca sınır aşması ve ortaya çıkan yeni sınır-aşan
tehditler nedeni ile ulus-devletlerin sınırlarını korumaya dayalı savunma
anlayışının kendini güvende hissedemeyecek bir noktaya gelmesi.
- Bilgi teknolojisindeki gelişme sayesinde diğer devletler ve
uluslar hakkında hızlı ve geniş bilgi edinme imkânlarıyla insanların birbirine
yaklaşması ile ulus devletlerin kendine özgü ideolojik ayrıcalıklarını
kaybetmesi.
Bir ulus-devlet ancak bir güç politikası uygularsa büyük bir güç olarak
adlandırılır. Diğer bir deyişle güç kullanmaya istekli olur ve birçok kayıp
vermeye razı olursa, küçük düşürülmeyi reddederse ve saygı uyandırırsa
büyük bir güç olur47. Ülkelerin güç politikalarının yavaş yavaş yok olması en
güçlü temsilcilerinin de dâhil olduğu ulus-devlet sisteminin değişmekte
olduğunun önemli ve açık bir kanıtıdır.
Ulus-devletin gerileyişi sadece ülkelerin nüfuzlarını yitirmeleriyle değil,
aynı zamanda kendi bölge ve şehirlerinin küreselleşme içinde zenginliğe
ulaşma arayışıyla da gözle görülür bir haldedir. Ulus-devletin gerilemesinin
bir sonucu olarak kalkınma arayışları siyasi yapının sınırlarının ötesine
taşınmaya başlamıştır. Daha önce ekonomik ve kültürel korumacılık yoluyla
devletin rolünü güçlendiren kalkınma anlayışı, şimdi ise rekabet edebilir bir
ulusal ekonominin küresel ekonomiyle bütünleşmesi sağlanarak devam
ettirilmesini hedeflemektedir. Bu durum zengin ülkelerdeki birçok şehir ve
bölgenin faaliyetlerini uluslararası boyuta taşımalarına neden olmuştur.
Günümüzde küresel ekonomi insanlığın gerçek sınırlarını yeniden
tanımlayarak ulus-devletlerin sınırlarının anlamını ortadan kaldırmaktadır.
Bunun yerine egemenliklerinin içine işleyen çokuluslu ekonomik bölgelerin
varlığı söz konusudur.
Ulus-devletin gerileyişinin bir temel faktörü de onun egemenliğini
sınırlayan veya yerini alan yeni aktörlerin ortaya çıkışıdır. Ulus-devlet yapısı
ile toplum arasına örülen istihbarat fonksiyonlu (istihbarat üretimi,
propaganda, örtülü faaliyetler ile devlet yapısına paralel bir egemenlik kuran
sivil toplum örgütleri gibi devlet dışı aktörlerin oluşturduğu) iç ağ ve pratikte
çok merkezli dünyanın (ulus egemenliği ve otoritenin ulus aşan aktörler
tarafından paylaşıldığı tabaka) ördüğü dış ağ ile birlikte çifte yapılı bir dünya
ortaya çıkmıştır. Yeni küresel düzende ulus-devletler önemini yitirirken ağların
egemenliği başlamaktadır.
46
The Economist: The Nation-State is Dead. Long Live the Nation State, 23 Dec 1995, 17-
20. Aktaran: Y.Furkan ŞEN: a.g.e., ( 2004), 230-231.
47
Oswaldo De RİVERO: a.g.e. (2003), 34-35.
27
Dünya, bir ulus-devletler topluluğundan ağlar topluluğuna doğru
gitmektedir48. Bu sadece küresel ekonominin getirdiği bilgisayar, yatırımcılar
ve şirketler ağı değil; ulus-devlet ile halk arasına gizlice örülen vakıf-
araştırma merkezi-sivil toplum örgütü vb. yapılanmaların söze demokrasi
adına ancak, ulus-devlet egemenliği aleyhine ittifakları ile de ilgilidir. Bu ağ,
-demokrasi projesi ile ilgili bölümde açıklandığı gibi, hegemon güçlerin diğer
ülkelerde ulus-devlet egemenliğini istismar etmek, etkilemek, yıkmak,
sınırlamak için kendilerine hizmet edecek kurum ve etki ajanlarını ihtiva eden
bir yapılanmadır. Buna Echelon, Promis, uydular gibi ulus-devlet güvenliğini
etkileyen ve karşı konulamayan istihbarat teknolojileri ve vasıtalarının ağını
da ilave etmek gereklidir.
Geleneksel devlet merkezli dünyanın devletleri yanına; uluslar ötesi
devlet dışı aktörler (NGOs, şirketler ve küresel sivil toplum) ve küresel
yönetim yapıları (BM, IMF, Dünya Bankası) eklenmiştir. Bunların
küreselleşmeyi kontrol etme ve yönetmedeki rolleri ulus-devletleri, değişen
küresel normlara uymayı sağlayan ince ayarlar yapmaya ve yeni yönetim
rolleri üstlenmeye zorlamaktadır49.
Çifte yapılı uluslararası sistemin önündeki anahtar sorun ise yeni
güvenlik ortamında gücün nasıl biçimleneceğidir. Çifte yapılı dünya içinde
yarışan aktörler arasında güç yeniden biçimlenirken çeşitli otorite kaymaları
meydana gelmesi muhtemeldir. Bu durumda ulus-devletler, gücün yeniden
biçimlendirilmesi ile ilgili süreci nasıl idare edeceğini ve geriye kalan
kapasitesini uluslararası ve bölgesel misyonları arasında nasıl
bölüştüreceğini belirlemelidir. Böylece yeniden güç biçimlendirmeleri
devletlerin kendilerini etkilediği gibi onların yeni dönemde karşılaştıkları
değişimleri yönetmedeki kabiliyet ve seçimlerini de etkileyecektir. Eğer devlet
kurumsal olarak kendini dönüştürmeye ve küreselleşmeye adapte olmaya
hazır değilse, politik ve ekonomik istikrar bundan zarar görecek ve bu durum
yolsuzluk, rüşvet ve hatta suç şebekelerinin büyümesine yol açacaktır. Ulus-
devletlerin, küreselleşen dünyada belli bir miktarda dönüşüm ihtiyacı gittikçe
bir güvensizlik kaynağı olarak ortaya çıkmakta ve kontrollü kaybetme
duygusu yaratmaktadır.
Çifte yapılı dünya küreselleşme mantığı içerisinde ülkeler arasında her
boyutta amansız bir rekabet getirmiştir. Tüm ülkeler kendi ulusal
ekonomilerinin rekabet avantajlarını artırmak ve Pazar elde edebilmek için
çokuluslu girişimcilerin yatırımlarını ve teknolojilerini çekmeye çalışmaktadır.
Japon Sony; Hollywood’un bir bölümünü satın alırken, Microsoft; Japonlar ve
Avrupalılar tarafından memnuniyetle karşılanmaktadır. Herkes Mercedes’in
kendi ülkesinde yatırım yapmasını istemekte ve hiçbir ülke CNN olmadan
gerçekten kendisini modern hissetmemektedir 50. Gerçek olan, pratikte hiçbir
ulusal ekonominin bazı çokuluslu girişimcilerle ilişki kurmadan küresel
rekabette herhangi bir ihracat sektörüne sahip olmasının neredeyse
olanaksız olmasıdır. Ancak, çokuluslu şirketler yatırımlarında çok dikkatli ve
48
John NAISBITT: Megatrendler Asya, Altın Kitaplar, Çev.Ulaş KAPLAN, (İstanbul, 1997), 31.
49
Ersel AYDINLI: a.g.e. (2003), 45.
50
Oswaldo De RİVERO: a.g.e., (2003), 41-42.
28
seçicidir. İlgilendikleri tek şey -ulusal faktörleri by-pass ederek, büyük risk
almadan en yüksek kar oranını yakalayabilmektir. Büyük sanayileşmiş
devletler ve en güçlü çokuluslu şirketler arasında birbirlerinin yararına olan
ilişkiye rağmen bu şirketler kendilerini çalıştıkları devletlerin ulusal çıkarlarıyla
özdeşleştirmemektedir.
Global sermaye merkezlerinin kâr maksimizasyonuna teknoloji kadar
çokuluslu şirketler ve ulusüstü resmi yapılar da (Dünya Bankası, IMF, DTÖ
vb.) etkin bir şekilde aracılık etmektedir. Çokuluslu şirketlerin ortaya çıkması
ile ulus-devletin aşılması sağlanmıştır. En güçlü ve modern sanayileşmiş
ulus-devletler bile çokuluslu şirketler tarafından yönlendirilen küreselleşme
karşısında kendi ulusal ekonomileri üzerindeki idare gücünü her geçen gün
yitirmektedir. Küresel rekabette kendisine avantaj sağlama peşinde olan ve
ancak birkaç sınai sektöre sahip gelişmekte olan ülkeler; yatırım ve teknoloji
çekebilmek ve böylece bu avantajlarını koruyabilmek için çokuluslu şirketlerle
işbirliği yapmak zorundadır. Bu denklemin ilginç olan yanı ulus-devletler bir
yandan yavaş yavaş yok olurken diğer yandan en güçlü çokuluslu şirketler
tarafından idare edilen bir grup adına siyaset yapmaya çalışmaktadır. Amaç,
bu vekâlet sistemi ile ülkelerindeki üretimi modernleştirmek ve böylece
küresel pazara dâhil olabilmektir.
Öte yandan seçimle gelmedikleri halde dünya nüfusunun büyük bir
bölümünü ilgilendiren ekonomik oyunun kurallarını dış aktörler
belirlemektedir. IMF ve Dünya Bankası, gelişmekte olan ülke vatandaşlarının
günlük yaşamlarını bile iyi veya kötü etkileyebilen ekonomik politikaları dikte
etmek ve yönetmek için karşı konulması zor bir siyasi güce sahiptir. Her ne
kadar bu tür politikaları dayatan IMF veya Dünya Bankası olsa da aslında
bunları kabul edenler hükümetlerdir. Çünkü pratikte hükümetlerin IMF ve
Dünya Bankası’nın katı politikaları karşısında hiçbir seçenekleri yoktur. Eğer
bir hükümet onları reddederse bu hükümet dünyadan dışlanmış bir hale gelir
ve bu da uluslararası kredilere kesinlikle ulaşamamak demektir.
Bu durum ulusal egemenliğin yıpranmasını ve kendilerini egemen
olarak adlandıran sözde ulus devletlerin oluşturduğu tüm bir grubun üzerinde
ulusüstü bir gücün ortaya çıkışını açıkça yansıtmaktadır. Gerçekte, IMF ve
Dünya Bankası tarafından yönetilen birçok sözde gelişmekte olan ülke kendi
ulusal ekonomileri ve mali politikaları üzerindeki demokratik egemenliklerini
büyük ölçüde ya yitirmiş ya da ipotek altına vermişlerdir.
Açık Toplum mimarı George Soros’un ulus-devlet ile ilgili yargıları
geleceğin egemenlik tartışmaları hakkında bize önemli ipuçları verecek
niteliktedir51; “Egemen devletler ulusal çıkarlarına göre hareket ederler.
Devletlerin çıkarlarının kendi vatandaşlarının çıkarlarıyla uyuşması gerekmez
ve devletler aynı zamanda diğer devletlerin vatandaşlarıyla ilgili değillerdir…
Devletlerin sınırları içindeki olaylar, uluslararası denetimden büyük ölçüde
muaftır. Devletlerin güçlerini kendi vatandaşlarına karşı diğer devletlere
olduğundan daha kötü kullanmaları daha muhtemeldir; çünkü daha az
sınırlamaya bağlıdırlar. Baskıcı rejimde yaşayan insanlar için, dış yardım
51
George SOROS: a.g.e. (2004), 271.
29
(müdahale) çoğunlukla tek cankurtaran halatıdır. Dünyanın demokratik
devletlerinin küresel açık bir toplumun yaratılması amacıyla bir birlik
kurmalarını teklif ediyorum. Bu iki farklı fakat birbiriyle ilişkili görevi
gerektiriyor; dünya çapında açık toplumların gelişimini desteklemek ve
devletlerin vatandaşlarına ve birbirlerine karşı davranışlarını yönetecek belirli
kural ve kurumları oluşturmak.” Soros’a göre küresel bir açık toplumun
yaratılması uluslararası ilişkilerde bazı dış müdahale gereksinimlerini
kaçınılmaz kılmaktadır. Bu durum beraberinde uluslararası ilişkilerin temel
prensiplerinden “uluslararası etik ve hukuk ilkelerine uygunluk” ve “ulus-
devletin egemenliği” ilkelerini aşındıracak önemli bir anlayış farklılığını
gündeme getirmektedir
Öte yandan, küreselleşme sürecinde demokrasi ve insan hakları
insanlara ve toplumlara bir hedef olarak sunulmaktadır. Bu hedef; “ülkelerin
ekonomik kalkınmasını, dünyanın her köşesinde bireylerin karar süreçlerine
daha fazla katılımını, çoğulcu politikalar talep eden yeni bir orta sınıf
yaratılmasını ve liberal demokrasilerde kişi başına yıllık ulusal gelirin 15,000
doların üzerinde olmasını52” öngörmektedir. Belirlenen bu yüksek çıta
pratikte; mikro milliyetçilik ve mikro dincilik akımlarını körüklemekte, herkese
otonom veya özerk bir yapı önermekte ve sonuçta ulus-devlet yapısını tehdit
eden etnik ve dinsel çatışmalara kaynak oluşturmaktadır.
Sınır kavramının anlamını değiştiren ve ulus-devletin temsil işlevini
aşındıran etkenler ulaşım ve iletişim teknolojilerindeki gelişmelerdir. Özellikle
ulaşım teknolojilerindeki gelişmeler, ulus-devletin meşruluğunun ve
egemenliğinin önemli bir dayanağı olan “sınır “ kavramını da değiştirmektedir.
Ulus-devletler belirlenmiş bir sınır üzerinden hareketle egemenlik ve
meşruluk iddiasındadır. Dünya hâlâ siyasi açıdan sınırları belirli ulus-
devletlere bölünmüştür.53 Küreselleşmenin etkileri karşısında silahlı kuvvetler,
gümrük duvarları ve hatta ulusal istihbarat servisleri sınırları korumakta
etkisiz hale gelmektedir. Ulusal sınırların diğer ulusları ötekileştiren veya
yabancı yapan, düşmanlardan koruyan işlevi ortadan kalkmaktadır. Ulus-
devletin egemen gücü aşınırken, global sermaye merkezlerinin global ölçekli
pazarı yeni alanlar kazanmaktadır.
İletişim teknolojilerindeki gelişmeler (özellikle bilgisayar teknolojisi ve
internet kullanımının dünya ölçeğinde yaygınlaşması) devletin bilgide ve
iletişimde tekelini ortadan kaldırmaktadır. Bu durum, homojen olarak
kurgulanan ve benimsenen farklı toplumların birbirleriyle iletişime ve
etkileşime girmesini kolaylaştıracak, heterojenliğin ve farklılığın bilincine
varılmasına neden olacaktır. Bu da homojenliğe ve dolayısıyla ulus-devlet ve
onun egemenliğine zarar verirken, diğer yandan sınır kavramının biçim ve
içeriğinde önemli bir farklılaşma doğmaktadır.
“...Telekomünikasyon sayesinde büyük şirketlerin, özerk ve küçük
ünitelere bölünerek daha iyi çalışabilecekleri görülmektedir. Aynı durum
52
Thomas FREDMAN: Küreselleşmenin Geleceği (Lexus ve Zeytin Ağacı), 2. Baskı, Boyner
Yayıncılık, (Nisan, 2002), 193.
53
Y.Furkan ŞEN: Globalleşme Sürecinde Milliyetçilik Trendleri ve Ulus Devlet, Yargı
Yayınevi, (Ankara, 2004), 211
30
ülkeler içinde geçerlidir. Tek bir dünya haline gelmemizle birlikte, parçalar
küçüldükçe daha iyi işlemektedir... Yapay olarak bir araya getirilmiş ülkelerin
ulusal ve kabilesel varlıklara bölünmesi çok yararlı. Eğer dünyayı tek parçalı
bir hale getireceksek parçalar küçük olmalı 54”. Naisbitt’in bu yorumu ülkeler
içinde geçerli olmaya başlamıştır. Küreselleşmenin bir sonucu olarak
bölünmeler artacak, ülkeler daha da küçülecektir.
Mikro-devletlerin sayısının artması nedeni ile devletlerin nasıl bir
politika izleyeceği hem uluslararası ortamın niteliği hem de iç sorunlar
dolayısıyla net olmayacaktır. Bu durumdan etkilenen bazı büyük güçler de
siyasi istikrarsızlık içine girebilecek, bazıları ise bu sorunlar sayesinde
denetim güçlerini artıracaklardır. Devletlerin egemenlik alanları daha da
daralacaktır. “İç işleri” kavramının dokunulmazlığı yavaş yavaş ortadan
kalkmakta ve “yaptırıma dayanan hümaniterlik” ön plana çıkmaktadır.
Küreselleşmenin mevcut ulus-devlet yapıları üzerinde bir baskı
oluşturduğu çoğu akademisyen tarafından kabul edilmektedir. Ancak bu
gidişatın ulus-devletin uluslararası bir devlet ile yenilenmesi mi yoksa ulus-
devlete olan ihtiyacı pekiştiren türden mi olduğu tartışma konusudur. Global
sermayenin giderek artan egemenliği sonucunda uluslar-üstü bir devletin
ortaya çıkması uzak bir ihtimal olarak görünmektedir. Ancak içinde ulus-
devletlerin egemenliklerini devam ettirdiği bir uluslararası bir devletin ortaya
çıkması mümkündür. Bu anlamda, uluslararasılaşma; devletler sisteminin
yeniden örgütlenme süreci olarak kabul edilebilir.
Sonuç olarak, ulus-devlete duyulan gereksinime karşın, küreselleşme
ile birlikte yaşanan değişim, ulus-devleti hedef almakta ve onun amacını,
niteliğini, kapsamını, sınırlarını yeniden belirlemektedir. Ulus-devlet ulusal
ekonomi üzerindeki müdahalesini en üst düzeye çıkarmak, denetimi dışındaki
gelişmeleri yakından izleyerek etkilerinden korumak için önlemler almak
zorunda kalacaktır. Bunu yaparken de dünya ekonomisine ters düşmeyen
ama tamamen entegre olmayan bir sistem içerisinde yeniden yapılanan ulus-
devlet; toplumsal görevlerinden vazgeçmemeli, uluslararası düzenlemelere
ve yasalara daha etkin bir şekilde katılmanın yollarını aramalı, piyasanın
düzenlenmesinde -özellikle de özelleştirilen kurumların denetiminde, etkin bir
rol oynamalıdır. Devletin özerkliği ve işlevleri ulus aşırı trendlerin etkisiyle
aşınmaya uğrasa bile, global değişim sürecinde ulus-devletin yerine
geçebilecek herhangi bir unsur bulunmamaktadır. 21’ nci Yüzyıl, kendinden
önceki dönemde de olduğu gibi, uluslararası arenada ulus-devletlerin
değişmez aktör olarak kalacakları bir süreci içinde barındırmaya devam
edecektir.
8.2.2. Güvenlik Alanında Yeni Aktörler Ortaya Çıkacaktır:
Uluslararası ilişkiler Soğuk Savaşın sona erdiği günlerden bugüne
hiçbir zaman bu kadar muğlâk olmamış, büyük belirsizlikler ve
değişkenliklerle karşılaşmamıştır. Gelecekte meydana gelebilecek büyük
değişimler için bugünün belirleyici faktörleri arasında; küreselleşme trendleri,
54
John NAISBITT: Global Paradoks, Megatrends, Çev: Sinem Gül, Gençlik Yayınları,
(İstanbul, 1994), 24.
31
ABD’nin oynayacağı güvenlik rolü, yükselen Asya’nın yönü, Avrasya’nın
şekillenmesi, çalkantılı Ortadoğu, Transatlantik bağın geleceği, uluslararası
güç dengelerinin nasıl değişeceği ve güç mücadelelerinin şekli gibi
parametreleri sıralamıştık. Bu parametrelerden yola çıkarak genel hatları
çizilecek pek çok senaryo üretilebilir. Bu senaryoların ne kadar isabetli
olacağını bugünden kestirmek mümkün değildir. Ancak güvenlik ortamına
zamanla pek çok yeni değişken ile birlikte yeni aktörlerin de katılacağını
söyleyebiliriz.
Önümüzdeki on yıllara damgasını vuracak küreselleşme süreci
içerisinde ABD; değişen küresel şartlara birçok ülkeden daha kolay uyum
sağlayacaktır. Küreselleşme ile hem ulusal, hem de uluslararası düzeyde
devlet dışı aktörler daha da ön plana çıkmış ve yaygınlaşmıştır. Geliştirilen
uluslararası düzen öngörülerinin tamamı ulus dışı aktörlerin devletlerin yerini
alamasalar bile, daha fazla artan oranlarda uluslararası ilişkilerde etkin
olacağını desteklemektedir. Söz konusu aktörler kimi zaman bir tehdit veya
güvenlik endişesi kaynağı olacak terör örgütleri veya uluslararası suç
örgütleri vb. yapılanmalar olacağı gibi, en azından görünürde küresel düzenin
kurallarına saygılı gözüken hükümet dışı organlar, çokuluslu şirketler, yeni
ikili veya bölgesel güvenlik oluşumları da olabilir.
21’ nci Yüzyılın ulus-devlet yapıları içerisinde sivil toplum örgütleri
giderek artan bir önem kazanacaklardır. Sadece ulusal düzeyde kalmayacak,
ulusaşan ilişkiler içerisindeki düşünce kuruluşu, vakıf, iş adamları derneği,
çevre örgütü, uluslararası firma, çağdaş yaşamı destekleme derneği gibi
adlar altında ortaya çıkan pek çok yapı ulus-devlet içi aktör sayısını
artıracaktır. Bu aktörler ulus-devlet yapısı içinde barınmakla birlikte, ulusal
güvenliğe olumsuz etki edecek pek çok hassasiyeti de istismar edebilecek
birer güvenlik aktörü olarak dış baskıları da davet edecektir.
Uluslararası şirketler ve bankaların faaliyetlerinin devletler tarafından
denetlenemez hale gelmesi çıkar ve rekabet savaşlarını, çeşitli kışkırtmaları
gündeme getirecektir. Uluslararası şirketler artık ülkelerin karşısında her
görünüm ve statüyle çalışma yeteneğine kavuşmuşlardır. Bu güçlerin
uluslararası platformda gitgide güçlenmesi, sermaye merkezleri tarafından
dünyadaki siyasal ve askeri gelişmelerin giderek daha belirgin bir şekilde
yönlendirilmesine yardım edecektir.
Uluslararası sermaye ile iç içe olan uluslararası örgütlerin hükümet-
dışı kuruluşların dünya politikasında ağırlıkları artacak, ancak bunlar üzerinde
denetim kuran büyük devletler dünya politikasında belirleyici olacaklardır 55.
Ülkelerin egemenlikleri gittikçe erozyona uğrarken, ulusal değerler aşınacak
ve bu güçlerin zorlamasıyla ülke sınırlarını ortadan kaldıran serbest ticaret
bölgeleri kurulacaktır.
Yeni aktörler kapsamında son yıllarda dikkati çeken bir gelişme de
Din’in uluslararası politikada artan bir motif olması ve bu alanda da yeni
aktörlerin ortaya çıkma potansiyelidir. Etnik ayrımcılığın yanında din, tarikat
ve mezhep farklılıkları da birer istismar konusu haline gelmeye başlamıştır.
55
Yavuz Gökalp YILDIZ: a.g.e., (2001), 17-20.
32
Bir yandan ulusal yapılara modernleşme enjekte edilmeye çalışılırken diğer
yandan din konusu uygarlıklar arası bir çatışma unsuru olma hüviyeti
kazanmıştır. İslam dini içerisindeki ılımlı kesimlerin radikal akımlara karşı
kullanılması ve hegemonyaya uygun bir İslam anlayışı ile Orta Doğu
ekseninde bir devletler topluluğu meydana getirilmesi düşüncesi Batı’nın
önemli ve örtülü amaçlarından biridir.
Din, hegemonik güçlerin el attığı yeni bir kavramsal istismar alanı
olmaktadır. ABD siyasi, ekonomik ve askeri ittifaklar yanında, 1990’lardan
itibaren, dini de kullanarak, kendi belirlediği ölçüler içerisinde, din dostlukları
görüntüsü altında semavi dinleri bir araya getirme ve çeşitli tarikat vb. dini
hareketleri kullanarak dünya hâkimiyetini pekiştirme gayretlerini
sürdürmektedir56. Yönlendirilmiş bir İslami tarikat, ABD ve Güney Kore’deki
Katolik Hıristiyan Moon tarikatı ile Roma’daki Vatikan Kilisesi ile İsrail’de
mevcut bir dini tarikat ile ya da Almanya’daki veya İngiltere’deki bir Protestan
tarikatı ile işbirliği yapabilmektedir. Özellikle 11 Eylül sonrasında Büyük Orta
Doğu Projesi kapsamında İslam dinini Batı anlayışına uygun bir kıvama
getirmek amacıyla pek çok bölge ülkesinde dini aktörlerin para ile
yönlendirildiği; çeşitli forumlar, örgütler ve medya yapılanmaları oluşturulduğu
izlenmektedir.
8.2.3. İstihbaratın Kavram ve Kapsamı Değişmekte, İstihbarat
Fonksiyonları Genişlemektedir:
Uluslararası istihbarat yöntem ve vasıtaları sürekli gelişmektedir. Eski
istihbarat organizasyonları; çok büyük boyutlu, merkezi ve çok gizlilik
yanlısıydılar. Bu tür organizasyonların, ekonomide olduğu gibi istihbaratta da
modaları geçmiştir. Tıpkı General Motors veya IBM’de olduğu gibi, dünyanın
belli başlı istihbarat üreticileri, bir kimlik krizinden geçmekteler ve içinde
bulundukları işin gerçekte ne olduğunu ve bunda ne gibi aksaklıklar olduğunu
anlamaya çalışmaktadırlar. Tıpkı büyük şirketler gibi istihbarat dünyasının
kurumları da temel görev ve fonksiyonlarını sorgulamak zorunda kalmışlardır.
Bu kurumların hizmet ettiklerini iddia ettikleri “ulusal güvenlik” kavramı
sadece askeri değil, ekonomik, diplomatik ve hatta ekolojik kısımlar içerecek
biçimde genişletilmektedir. Eski bir ABD Ulusal Güvenlik Konseyi üyesi olan
John L.Peterson, Birleşik Devletler’in istihbarat kurumlarının ve askeri
güçlerinin kıyamet kopmadan önce dünyanın umutsuz milletlerini şiddetli
çatışmalara itecek açlık, felaket ve çevre kirlenmesi sorunlarının çözümünde
kullanılmasını önermektedir. Bunu yapmak daha fazla ve ayrı tiplerde
istihbarat gerektirecektir. Peterson, “Güvenlik pazarı harekete geçip
genişledikçe yeni ortaya çıkan sorunları çözümlemek için yeni ürünler
gerekecek.” demektedir57.
Soğuk Savaşın bitmesi ile istihbaratçıların işi öncesine nazaran daha
da zorlaşmıştır. Bunun en başta gelen nedeni yeni tehdit ve risklerin çok
geniş kapsamda ve bugüne kadar görülmeyen nitelikte olması ile ilgilidir.
56
Harp Akademileri Komutanlığı: a.g.e., (2002), 332.
57
Alvin ve Heidi TOFFLER: a.g.e., (1994), 153.
33
Başta uydu sistemleri olmak üzere teknolojinin kullanımı, özel olarak ise
ekonomik istihbarat çok daha önemli hale gelmiştir.
İstihbarat, örtülü operasyonlar, propaganda ve koruyucu güvenlik
kabiliyetleri; birer istihbarat fonksiyonu olarak ulusal güvenlik önlemlerinin
daha belirgin bir öğesi haline gelmiştir. Aç gözlülük, paranoya, fanatizm ve
rekabet sonucu ortaya çıkan düzensizlikler ulus-devlet yapılarını istismara
açık hale getirmektedir. Saldırgan istihbarat fonksiyonları medya ve haber
kaynakları yanında iletişim ve ulaşım vasıtalarını da hedef almaktadır.
Örtülü operasyonların gelecekte de dış politikanın temelini
oluşturmasının dört temel sebebi vardır 58. (1) Hala güvenlik ortamında pek
çok düşman, tehdit ve çözülmeyi bekleyen sorun bulunmaktadır. (2) Kurulan
örtülü bürokrasiler kendilerine yeni roller bularak var olmaya devam
edecektir. (3) Örtülü operasyonlar geçmişteki nedenlerden dolayı yönetimlere
çekici bir seçenek oluşturmaya devam edecektir. (4) Soğuk Savaş sonrası
güvenlik ortamı örtülü operasyonlar için yeni olanaklar ve hedefler
sunmaktadır.
Örtülü teşkillerin varlığı demokrasiye zarar verir ve kanunların değil,
kişilerin yönettiği bir devlet oluşmasına neden olur. Ancak karşı konulmaz
çekicilikleri yüzünden, örtülü operasyonlar devam edecektir. Çünkü hizmet
ettikleri efendileri hep aynı kalacaktır; çıkar ve güç. Soğuk Savaşın bitişi ve
Sovyetler Birliğinin dağılması sonrası ortaya çıkan uluslararası düzensizlikler
örtülü operasyonlar için yeni fırsatların ortaya çıkmasını sağlamıştır; ele
geçirilecek nükleer silahlar, hile karıştırılacak seçimler, satın alınacak
yardakçı siyasi parti liderleri, devrilecek yeni muhalif yönetimler, ortadan
kaldırılacak ekonomik rakipler. Dahası barışı koruma operasyonları için de
örtülü operasyonlara başvurulacaktır. Askeri gücün açık savaştan kaçınması
ve ülkelerin taraf tuttuğunu belli etmemesi için, örtülü operasyonlar barışı
koruma görevini de üstlenebilirler.
Uluslararası arenada söz konusu olabilecek ve geçmişte de yaşanmış
güvenlik riskleri ile baş edebilmenin en ekonomik ve etkin yolu zorlayıcı
diplomasi ile desteklenen örtülü yöntemler ve gizli savaşlar olacaktır. 21 nci
Yüzyılda politikanın gizli ve örtülü yöntemlerle devam ettirilmesi teknolojinin
sağladığı yeni avantajlar ve yöntemlerle çeşitlenerek devam edecektir.
İstihbarat fonksiyonlarının uluslararası güç mücadelesi içinde daha yaygın ve
etkin kullanımı ile örtülü operasyonlar ve düşük yoğunluklu çatışmalar bazen
değişime uğrayarak yaygınlaşacaktır. İstihbarat fonksiyonları ile güvenlik
ortamını şekillendiren güçlerin sağladığı bölgesel etkinlik global etkinliğin de
kapısını açacak, çok kutuplu ve rekabetin genellikle örtülü yöntemlerle
sertleşerek sürdüğü bir uluslararası ortam yaşanacaktır. İstihbarat
fonksiyonları ve ileri teknoloji konusunda ön plana çıkan ülkeler, ittifaklar
sistemi ile dünya liderliğine oynayacaklardır.
“II nci Dünya Savaşına kadar, savaşı incelemek generallerin, barışı
incelemek ise hukukçuların ipoteğindeydi.” diyen Friedman’a göre, ekonomik,
sosyal ve çevresel etmenlere; şiddet eğilimlerini arttırabileceklerinden ve
58
John Jacob NUTTER: a.g.e., (2005), 497-498.
34
savaşın yapılış tarzını etkileyebileceklerinden dolayı çok dikkat edilmesi
gereklidir59. Askeri güç bu tür sorunlarla başa çıkmak için uygun bir araç
olmadığından istihbarat fonksiyonları ile desteklenen diplomasi
veyamüdahale biçimleri daha uygun yöntemlerdir. Bu gelişmeler; ülkelerin dış
güvenliklerinin daha etkin ve gelişmiş yapılanmalara, imkânlara ve
yöntemlere sahip olmalarını gerektiğini göstermektedir.
Ekonomik, siyasal, askeri gücün etkisini artıran güç çarpanı
propaganda ve psikolojik savaştır. Propaganda ve psikolojik savaş yolu ile
hedef ülkeler, toplumlar ya da gruplar kendilerine yöneltilen tehdit tezlerine
sanki kendilerinin güvenliklerini, çıkarlarını sağlıyormuşçasına sahip çıkmakta
ve bu tür politikalara “rıza” gösterebilmektedirler. Ya da hâkim güçlerin ulusal
politikaları erozyona uğratma girişimleri ve örtülü operasyonlarına karşı duran
güçler, yine ulusal düzeyde psikolojik savaşın çeşitli yollarla kullanılmasıyla
yıpratılmaya çalışılmaktadır.
Dış politikada ulusal hükümetlerin ikna edilmesi için gene kendi halkı
kullanılacaktır. Bu amaçla, bölgesel güvenlik aracı olarak “ikna” yöntemi için
yenilikçi yaklaşımlara başvurulabilir. Uzmanlaşmış, yüksek teknolojiye sahip
gizli faaliyetler yerel hareketlerin desteklenmesinde rol alabilir. Küresel
kamuoyu, stratejlerin dikkate alması gereken gerçekten önemli bir faktör
olarak ortaya çıkmaktadır. Küresel iletişim “kopyacılığı” mümkün
kılmaktadır60. Anında ve yoğun küresel haberleşme; ülkelerin, kendi
vatandaşlarının (veya diğer ülke vatandaşlarının) neyi duyması, görmesi,
okuması, bilmesi ve inanması gerektiğini etkileyecek kabiliyetlerini erozyona
uğratmıştır.
İletişim ve ulaşım teknolojisinin ve yöntemlerinin yaşamı daha da
etkisi altına alacağı 21’ nci Yüzyılda, propaganda ve psikolojik savaş en
önemli güvenlik-tehdit yöntemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Hâkim güçler,
kendi çıkarlarına tehdit olan unsurları belirleyip, bu temelde ürettikleri
güvenlik ve tehdit tezlerini diğer aktörlere benimsetebildikleri ölçüde
hegemonyalarını kurup sürdüreceklerdir.
Ekonomik küreselleşmenin güvenlik ve istihbarat alanına etkileri ise;
kaynakların artması ve uzaklıkların azalması ile orantılı olarak insan
niteliğinin artması, zengin ve fakir arasındaki açığın en azından orta vadede
artması, kötülerin global düzeyde iyiler kadar hızlı hareket etmesi, iş çevreleri
ve hükümet dışı kuruluşlar gibi yeni aktörlerin etkinliğinin artması, ekonomik
güvenlik alanında yeni kurallar ve düzenlemelere olan ihtiyaç şeklinde
belirlenebilir61.
8.2.4. Düşük Yoğunluklu Çatışma Biçimleri Yaygınlaşacaktır:
Uluslararası terörizm ve devlet destekli terör kapsamındaki düşük
yoğunluk çatışmalar; 21’ nci Yüzyılda artan boyutlarıyla varlığını
59
Lawrence FRIEDMAN: Uluslararası Güvenlik: Değişen Hedefler, Çeviren Başak ÇALI,
Uluslararası İlişkiler (Foreign Policy), Yeditepe Üniversitesi Tercüme Yayını, (İstanbul, Bahar
1998), 31.
60
Harp Akademileri Komutanlığı: a.g.e., (1994), 99-121.
61
Gregory F. TREVERTON: a.g.e., (2005), 9-11.
35
sürdürecektir. Rakip devletlerin yıpratılmasında ve yönlendirilmesinde
devletler; düşük yoğunluklu çatışmalar temelinde örtülü biçimde “terör”
faaliyetlerini desteklemeye devam edeceklerdir. Artan uluslararası bilgi ağları
yeni tehditlere çeşitli imkânlar sunmaktadır. İstihbarat fonksiyonları zayıf
ülkeler için; ithal malı tehdit algılamaları; politik, ekonomik ve sosyal yaptırım
tehditleri; ekonomik manipülasyonlar ve hassasiyetler ile ülke içi etnik
hassasiyetlerin istismarı ve bu konuların siyasi dayatmalara dönüşmesi, bu
ülkeler için en önemli tehdit unsurlarını oluşturacaktır. Ülke topraklarını düşük
yoğunluklu çatışmalara, terörist faaliyetlere ve bilgi operasyonlarına karşı
korumak savunma planlamasının en önden gelen unsurlarından biri olacaktır.
Düşük yoğunluklu çatışmalar, hem daha ekonomik olması hem de
ulusal ve uluslararası kamuoyu karşısında daha muğlak bir dış politika
vasıtası niteliği taşıması nedeni ile hegemonik aktörler tarafından daha sık
kullanılmaya devam edilecektir. Topyekun savaşa varmayan askeri yöntemler
şeklinde paramiliter görüntüsünü daha farklı yöntemler ve çeşitlenen örtülü
vasıtalarla sürdürürken; diplomasi, medya ve düşünce kuruluşları gibi açık
vasıtalarla örtülü operasyonların propaganda ve siyasi destek boyutu
tamamlanacaktır.
Düşük yoğunluklu çatışmalar kapsamında; sınırlı konvansiyonel askeri
kuvvet, özel kuvvetler, gerilla, terör örgütleri ve milis kuvvetlerinin yerine;
gittikçe daha fazla oranda özel savaş amacı ile kurulmuş özel (askeri)
kuruluşlar ve yerel unsurların yer aldığı sivil örtülü operasyon güçlerini içeren
değişken kuvvet kombinasyonları kullanılacak, bu tür tehdit unsurları kuvvete
dayanmaktan ziyade daha fazla oranda teknolojinin sağladığı kabiliyetlere
dayalı (capability based) bir gizil güç unsuru haline gelecektir.
Yöntemsel olarak ülke yapılandırma, gerilla taktikleri, terör eylemleri
gibi daha görsel operasyonlar yerine; hegemonik güçler, daha çok teknolojik
üstünlüklerini ön plana çıkararak, görünmez silah (stealth) kullanımı gibi daha
gizli silahlar yanında, stratejik felç gibi bilgi/enformasyon savaşı yöntemlerini
daha çok tercih edeceklerdir. Asimetrik güç dengesinin zayıf aktörleri ise
daha ucuz ve kolay temin edilen intihar komandoları, sınırlı nükleer ve
biyolojik silah kullanımı gibi yeni ve sürpriz yöntem arayışlarına devam
edeceklerdir.
Terörist örgütler konvansiyonel silahlar kullanmaya devam edecektir.
Muhtemelen teröristler sadece teknolojik alanda veya silahlarda değil aynı
zamanda operasyon konseptlerinde, faaliyet alanlarında, tasarımlarında ve
düzenlenen saldırıların desteklenmesinde de orijinal fikirler üretecek ve
eylemler düzenleyeceklerdir. En çok endişe duyulan nokta bazı terörist
grupların kitle imha silahları elde etmeleri olacaktır. Geçmiş dönemlerde terör
örgütleri, lojistik destek, eğitim, silahların sağlanması ve maddi destek için
kendilerine yardım edebilecek ülkelere ihtiyaç duyuyorlardı. Küreselleşmenin
artması ile birlikte, kendi ihtiyaçlarını kendileri karşılamaya başlayacaklar ve
diğer örgütlere yardım edeceklerdir62.
62
National Intelligence Council: a.g.e., (Dec 04), 97.
36
Başta uluslararası terörizm olmak üzere düşük yoğunluklu savaş ile
mücadele için yeni güvenlik stratejileri ve askeri doktrin arayışları devam
edecektir. Eylül 2004’de Beslan’da gerçekleştirilen Çeçen baskını, Rusya’nın
terör ile mücadelesinde yetersizliğini bir kere daha ortaya koydu ve yeni bir
strateji tespit etmek için dönüm noktası oldu 63. Etnik, dinsel, milliyetçi,
ayrılıkçı, siyasal ve ekonomik nedenlerle uluslar aşırı problem olarak
karşımıza çıkacak “terörizm”e karşı toplumsal bilincin geliştirilmesi; global
düzeyde işbirliği olanaklarının temini gittikçe daha fazla önem taşıyacaktır.
Terör ile mücadelede artık klasik askeri yöntemler ile sonuç alınamayacağı
açıktır. Bu da terör ile mücadele de devlet destekli örtülü ve gizli yöntemleri,
bu alanda uluslararası işbirliği arayışlarını artıracaktır. Her zaman olduğu gibi
terörden en çok şikâyet eden ülkeler bu yöntemlere politik vasıta olarak en
çok başvuran ve ellerini yıkamayan ülkeler olacaktır.
8.2.5. Silahlı Kuvvetlerin İstihbarat Fonksiyonları Genişleyecektir:
Bugün olduğu gibi gelecekte de en çok gayret sarf edilmesi gereken
strateji konusu; güvenlik ortamının şekillendirilmesi ve bu yönde gizli ve
örtülü olarak yürütülen özel savaş yöntemleri olacaktır 64. Diğer yandan, özel
savaş metodu uygulayacak ülkelere karşı gelişmiş ülkelerin strateji
belirlemeleri son derece güç olacaktır.
Ülkeler arası anlaşmazlıkların çözümü için yapılandırılmış askeri
kurumlardan ziyade yarı askeri ya da askeri olmayan kuvvetler üzerinde
durulacaktır. Özel birlik ve kuvvetlerle yapılacak operasyonlar etkili bir şekilde
pasif gerginlik politikaları ile geniş boyutlu kara harekât çeşitleri arasında bir
seçenek ve etki sahası oluşturmak için kullanılabilecektir. Özel kuvvetlerin
görev fonksiyonları teknoloji ile donatılarak genişletilecektir. Askeri istihbarat,
sivil işler ve psikolojik operasyon kabiliyetleri ulusal politikanın gerektirdiği
özel görevleri yerine getirecektir. Global düzeyde istihbarat ihtiyaçlarını
karşılamak için stratejik hava ve uzay unsurları, istihbarat örgütlerinin bilgi
toplama vasıtalarına ve analiz uzmanlığına önemli katkılar sağlayacaktır.
Küreselleşme ile askeri boyuta, teknoloji ve bilgi boyutları eklenmiştir.
Özellikle terörizmle mücadele, kitle imha silahlarının yayılmasının önlenmesi
ve bilgi güvenliği konuları, yeni güvenlik anlayışının belirgin elemanları
olmuştur. Artık, bir ülkeyi zayıflatmak için kullanılan klasik askeri seçeneklerin
yerine, terörizm ve ayrılıkçı hareketlerin desteklenmesi, kitle imha silahlarının
sağlayacağı caydırıcılıktan faydalanılması ve bilgi operasyonları gibi
yöntemler ön plana çıkmıştır.
Silahlı Kuvvetlerin topyekûn savaş kabiliyetleri barışta sınırlı düzeyde
ve daha çok seferberliğe dayalı (mobilization) düzeyde tutulurken, geniş
askeri güç kullanımı için daha çok koalisyonlar tercih edilecektir. Bununla
beraber, Silahlı Kuvvetlerin komuta-kontrol, özellikle görüntü ve dinleme
istihbaratı imkânları ulusal güvenliğin çatısını teşkil etmeye devam edecektir.
Özel kuvvetler ile birlikte insan istihbaratı, psikolojik harekât, yerel dili bilen
63
Web Sitesi: Russia’s New Pre-emptive Strategy, 23 Eylül 2004.
http://www.janes.com/security/international_security/news/fr/fr040923_1_n.shtml
64
Harp Akademileri Komutanlığı: a.g.e., (2002), 189.
37
ajan temini, hedef istihbaratı, koruyucu güvenlik konuları, sivil asker işbirliği
gibi kabiliyetler gittikçe daha fazla Silahlı Kuvvetlerin yoğunlaştığı gayret
alanları olacaktır.
8.2.6. Teknoloji, İstihbarat İşlevlerine Önemli Etkiler Yapacaktır:
Teknoloji istihbarat toplama vasıtalarının etkinliğini artıracak, özellikle
uzaya dayalı, elektronik görüntü ve dinleme istihbarat vasıtaları alanındaki
teknolojik üstünlük güvenlik alanında önemli bir kuvvet çarpanı olacaktır.
Uzaya yayılan her sinyal hala birileri tarafından dinlenilebilmektedir. Yapılan
bu dinlemelerin rakip ülke ve kuruluşlar tarafından kullanılma imkânı
kolaylaşmıştır. Uzaya dayalı kabiliyetlerde önemli gelişmeler olacak ve
yüksek çözünürlüklü görüntü temini daha düşük maliyetlerle sağlanacaktır 65.
Teknolojik gelişmeler neticesinde gizlilik kavramı boyut değiştirmiş ve gizli
bilgilere nüfuz etme kolaylaşmıştır. Bilgi, bugünün silahlarına yardımcı
olmaktan ziyade gelecekte kendisi bir silah olacaktır. Hızlı reaksiyon
gösterebilmek için daha esnek istihbarat kabiliyetlerine ihtiyaç duyulacaktır.
Teknolojideki gelişmeler öncelikle hedef tespit imkânlarının gelişimi ile
örtülü operasyonların etkinliğine önemli bir katkı sağlayacak; cezalandırma,
suikast, sabotaj, arama-kurtarma gibi operasyonlara teknolojinin sağladığı
imkânlar ile daha sık başvurulacaktır. GPS veya bunun devamı olan uydu
yönlendirme aletleri ve uydu iletişimi birçok ülke tarafından kullanılmaya
başlanacaktır. Öte yandan, medya ve internet gibi global iletişim vasıtalarının
yaygınlaşması, global iletişim alanında yapılan yeni çalışmalar; psikolojik
harekat için yeni vasıta ve yöntemlerin ortaya çıkmasını sağlayacaktır.
Potansiyel olarak rakip olan ülke ve kurumlar, bilgiye bağımlı
kalmadan kendilerine uyan teknolojileri üretme yarışına gireceklerdir. Öte
yandan, artan bilgi akışı, istihbarat örgütlerini aşırı yükleme nedeniyle
bunaltmaya başlamıştır66. Bilgi teknolojisinin böyle durumlarda karar verme
sürecini basitleştirmeyeceği, gerçekte daha da karışık hale getireceği oldukça
açıktır. Dünyanın gittikçe belirsiz bir güç mücadelesine girmesi ve düşük
yoğunluklu çatışmaların değişik boyutları eylemlerde ve çatışmalarda ileri
teknolojiye sahip silahların kullanılmasını teşvik edecek ve kitlesel ölümler
yaşanabilecektir.
İletişim teknolojisindeki gelişmeler; ekonomik avantajların yer
değiştirmesi, insanların artan dolaşımı ve terörist ağların genişlemesi;
toplumsal kırılmaların kolaylaşması, iletişim teknolojilerine bağımlı ülkelerin
artan hassasiyeti, daha zor ve çok hedef, hedefe nüfus etmeye daha çok
ihtiyaç, daha gelişmiş savaş sistemleri ve anında geri besleme ihtiyacı gibi
sonuçlar doğuracaktır.
Diğer teknolojik (biyoteknoloji, biyometri, mikroelektronik,
nanoteknoloji ve materyal teknolojisi) gelişmelerin ise; DNA, kan ve genetik
analizlerinde gelişme, toplum sağlığına zarar veren maddeleri tespit edecek
65
Zalmad KHALILZAD, Ian O. LESSER: a.g.e., (1998), 21. Public Eye, Scientific American,
(August 1996), 18. Charles LANE: The Satelllite Revolution, The New Republic, Vol.215,
No.7., (August 12, 1996), 22.
66
Harp Akademileri Komutanlığı: a.g.e., (2002), 184.
38
yeni sensörler bulunması, espiyonaj ve siber suçlarda artış, nanoteknoloji ile
ürün dizaynında değişim gibi güvenlik kapsamlı sonuçlar yaratabileceği
değerlendirilmektedir. Askeri teknolojideki gelişmelerin ise özellikle sensör ağı
ile vuruş kabiliyetinin artması, istihbarat ve harekât arasında daha yakın ilişki
gibi gelişmeler sağlaması beklenmektedir.